Makale Türünün Özellikleri (Tarihi Gelişimi ve Temsilcileri)

2008-02-22 15:20:00

Makale Türünün Özellikleri
(Tarihi Gelişimi ve Temsilcileri)

 

MAKALE

1.         Tanımı

Bir konuda bilgi verirken veya bir gerçeği savunurken, türlü kanıtlardan faydalanan, bunları bilimsel biçimde inceleyen gazete ve dergi yazılarına makale denir.

Gazetenin ilk sayfasının ilk sütununda çıkan makaleye başmakale; yazarına da başyazar adı verilir.

Başmakalede, gazetenin tutumuna uygun fikirlerle günlük genel olaylar yer alır.

 2.         Özellikleri

Makalenin amacı, toplumu ilgilendiren bir düşünceyi geniş halk kitlelerine yaymaktır.

Makaleler, bilgi vermeye ve fikirleri açıklayıp kanıtlamaya çalışan yazılardır.

Temel ögesi düşüncedir.

Bir fikri açıklayıp kanıtlayarak zihinlere aşılamak için yazılır.

 

 

Makaleler her konuda yazılabilir (edebiyat ve sanat, sosyal, siyasal, askerlik, din ve ahlâk, tıp ve sağlık, spor, kültür, tarih vb.).

Makale türü, edebiyatımıza Tanzimat Döneminde gazete ile birlikte Batı'dan giren bir türdür. Düşünce yazıları içinde en ağırbaşlı ve en zor olan tür makaledir. Makalenin amacı bilgi vermektir ama bu bilgi ansiklopedik bilgilerden çok farklıdır. Ansiklopedik bilgide, tanıtma, açıklama, sıralama ve kendiliğinden kesinleşmiş olma özellikleri vardır. Oysa makalede kişilik sezinleten bir anlatım, bir yorum ve inandırma eğilimi, bir amaç vardır.

Bilim ve kültür alanında yazılan makaleler, sınırlı bir kültür kesimine ulaşmayı amaçladığından bu makalelerde daha bilimsel bir dil kullanılır.

Gazete ve dergilerdeki makalelerse, geniş halk kitlelerine ulaşmayı amaçladığından yazar, dilini daha açık, daha popüler ve daha anlaşılır bir düzeyde tutar, özel terimler kullanmaktan kaçınır.

TEMSİLCİLERİ:

     Ziya gökalp
              Fuat köprülü
              Mehmet kaplan
              Halil inalcık
              Şükrü ünalan

 

Makale yazarı;

Kendi alanında geniş ve köklü bilgiye sahip olmalı,

Sorunlara tarafsız bir gözle bakmalı,

Dili iyi kullanmalı,

Genel kültürü geniş olmalıdır.

Deneme ile makale arasında ne fark vardır?

Denemelerde kişisel düşünce yer alır. Söylenenlerin kanıtlanmasına ihtiyaç duyulmaz. Denemelerde ele alınan konular, kesin sonuçlara bağlanmaz. Makalelerde ise bilgi vermek, bir fikri açıklamak ön plandadır. Düşünce yönü ağır basar; kanıtlamaya ve açıklamaya dayanır. Kesin bir sonuca ulaşmak hedeflenir.

Öğretici düzyazının bir türü olan makale, bir düşünür, bilim adamı ya da araştırmacının seçtiği bir konuda kendi duygu ve düşüncelerini delil, bilgi, bulgu, belge ve diğer kaynaklardan da yararlanarak açıkladığı ve kesin yargılarla sonuca ulaştığı yazı türüdür.

Makaleler, içeriklerini belirleyen konularına göre birçok türe ayrılır. Örneğin resim, müzik, tiyatro gibi sanat dallarını ele alan makalelere sanat makalesi, ulusal ya da uluslararası politika konularını irdeleyen yazılara politik makale, askerlikle ilgili bir konuyu işleyen yazıya askerî makale, psikolojik konulara değinen yazılara psikolojik makale, bir bilim dalıyla ilgili makalelere bilimsel makale, dinî konuları i şleyen yazılara da dinî makale denir.

Makaleler genellikle gazetelerde, popüler ve bilimsel dergilerde yayımlanır. Gazetelerin çoğunlukla ilk sayfasında yer alan ve o gazetenin genel fikrî yapısını temsil eden yazılara başmakale, bu yazıyı yazan kişiye de başyazar denir.

Türk edebiyatında ilk makaleyi, İbrahim Şinasî ilk sayısı 22 Ekim 1860′ta çıkan Tercümanı Ahval gazetesinde yayımlamıştır.

 

 

Makale Türüne Örnek

 

 Gelenekten Yararlanmak

 

Bir söz sanatı olarak ortaya çıkan edebiyat, sanatçının gerçeğiyle toplumun gerçeği birbiriyle buluştuğu anda doğru ifadesini bulur ve kültürel değerlerle bütünleşirse, tabii bir görev ifâ etmiş olur. Edebiyatın malzemesi de muhatabı da insandır. Bu yüzden sanatçı, konusuna en uygun dili bulmak, anlatacağı insanı en iyi kavrayacak perspektifi bulmak zorundadır. Günlük dilden sanatın dilini, geleneğin çizgisinden yeniliği bulamayan edebiyat adamı başarısızdır. Böylece edebiyat, somut ilişkilerden soyut sonuçlar çıkarması beklenen okuyucunun iç dünyasına da yaklaşarak kargaşadan bir düzen çıkarır, onu evrensel ve mutlak olana yöneltir. Edebiyat geleneğimizde bunun örnekleri çok var

Bu anlamda edebiyat, en somut ilişki ve görüntülerden en soyut hedeflere ulaşabildiği ölçüde önemli ve kalıcı bir faaliyet alanıdır. Etkisi de buradan gelir. En küçük insanî ilişkiden, insan eli değen en küçük nesneden, idrakin ulaşabildiği son noktaya kadar her şey edebiyatın ilgi alanına girer. O bakımdan, ilk evliya-şairlerden beri toplumumuz için edebiyat “her şey”dir; bu yüzden her şey edebiyatla anlatılır. Eski kültürümüzde, edebiyat geleneğimizde edebî olanla İslâmî olan aynı kimliği taşır, aynı müştereklere sahiptir. O yüzden, “Edîb olur kişi sermaye-i edebi kadar” denmiştir.

Dede Korkut’tan beri bizde edebiyat “her şey” olmuştur, yazılan her şeyde edebîlik çabası görülmüştür. Batı kültüründe ortaya çıkan şiir ve nesir diline ait sistematik ayrım İslâm kültüründe yoktur. Devlet adamından başlayarak, herkes şiir ve güzel sanatlarla bezenmiş bir kültürü benimser.

“Edebiyat her şey değilse onunla uğraşmak boşunadır” diyen J.P.Sartre’ın Varoluşçu bir tavırla endişesini duyduğu fonksiyonellik, kültürümüzün temelinde vardır. Modernizmin kıskacına giren yeni Türk edebiyatı, Servet-i Fünun’la birlikte toplumdan kopunca, kendine yeni dayanaklar aramaya başladı. Bunca yazılıp çizilenle toplumun çoğunluğu ilgili görünmez hâle gelince, ister istemez sanatçı da durumunu gözden geçirdi. Fildişi kulede gezindiğini sananlar, neden sonra kavanoz edebiyatının sözcüsü olduklarını anladılar. Batıcılığın her alandaki çıkmazı, edebiyat alanında da kendini gösterdi.

Ahmet Yesevî’nin “hikmetlerinden Muallim Naci’nin gazellerine ve yeni tarz şiirlerine kadar, eski kültürümüzün çerçevesinde oluşan bütün edebî verimler, insanî ilişkiden İlâhî mesaja ulaşmak gibi bir hedefe sahiptir. Mesnevî’den Yunus’un ilâhilerine, Leylâ ile Mecnun’dan Şeyh Galib’in gazellerine kadar bütün klasiklerde hep aynı dünya görüşünü bulabiliyorsak, bunu sanatçı ile toplumun bütünleşmesine bağlamak gerekir. Bu bakımdan eski edebiyatımız son derece tabii bir oluşum içindedir. Devlet başkanı olan Padişahtan Yeniçeri arasından çıkmış Halk şairine, Divan tarzı şiirler yazan Şeyhülislâm’dan Tekke şairlerine kadar hep aynı değer ölçülerinin, aynı sanat ve insan anlayışının temsilcileriyle karşı karşıya olmuşuz. Bu bütünleşme içinde oluşan edebiyat da tabii bir fonksiyona sahiptir. Çünkü devleti ve toplumuyla bütünleşen herkes gibi sanatçı da aynı medeniyetin sözcüsüdür. Onun değerlerini dile getirir, o çerçevede eser verir. Bütün klasik edebiyatlarda bu vardır. 


Gelenekten kopuş ve köksüzlük

Divan şairlerinin kullandığı mazmunların sosyal gerçeklikten uzak, soyut bir dünyada teşekkül ettiğini söyleyenler, zamanla kendileri de aynı keyfîliğe düştüler. Divan şairlerinde zihnî bir kurguya bürünen imajlar, Namık Kemal ve arkadaşlarında tamamıyla soyut düşüncelere kahraman kimliği kazandırma çabasına dönüştü. Bu tutum edebî faaliyete imkân vermez. Çünkü sanat, somut hayattan yola çıkar, soyutlama daha sonra görülür. Soyut kavram ve düşüncelerle bilim ve felsefe uğraşır.

Bu anlamda yeni edebiyatımız yapay bir görüntü ortaya koymaktadır. Birbirine zıt görüşlerle geliştirilmeye çalışılan edebi akımların toplumla göbek bağı yoktur. Aslında bugün açıkça görülen durum, Tanzimat edebiyatının başlangıcından beri vardır. Servet-i Fünun anlayışıyla birlikte bu hal büsbütün yaygınlaşmıştır. O yüzden Batı tesirindeki yeni Türk edebiyatı gelenekten kopmayı yeniliğin olmazsa olmaz şartı saymış; bu da genç sanatçıları köksüzlüğe mahkûm etmiştir.

Tanzimat sonrasının ilk büyük sanatçısı olan Abdülhak Hâmid’in eserlerinde dikkati çeken bu yabancılığı, bütün entelektüel faaliyetlerimizin son yüzyılı için geçerli sayabiliriz. Şiirin özel durumu bir yana roman ve tiyatro gibi en sosyal alanlarda bile edebiyatımız yapay bir kimlik göstermişse, bunun çok esaslı sebepleri olmalıdır. Bunu tek boyutlu estetik bir olay olarak görmenin imkânı yoktur.

Batıcı görünen yenilikçi bir edebiyat, daha açık ifadeyle batılı bir kültür ve medeniyetin sözcülüğünü üstlenen sanatçı, ister istemez kendi geleneğinden kopacaktı. Bu kopuşun kaçınılmaz sonuçlarından biri köksüzlük; diğer dikkati çeken sonuçlar ise, yapay edebiyat akımları ve özenti sanat anlayışlarıdır.

Yenilik adına veya batılı ödüller kazanmak için kendi kültüründen kopanlar köklerini kaybeder.

Avrupai yolda gelişen Tanzimat, Servet-i Fünun, Millî Edebiyat, Cumhuriyet Edebiyatı, Garip Şiiri ve İkinci Yeni anlayışları, hep bu yapaylığın ve batılı akımlara özentiliğin etkilerini taşırlar. Edebiyattan başka alanlarda eser veren Türk sanatçısı da bu yapaylığın etkisinden büsbütün kendisini kurtaramamaktadır. Son yıllarda kültürel temellerimize bağlılıkları itibariyle en tabii gelişme gösteren İslâmî duyarlıkla eser veren gençlerin eserlerinde de bu eğilimler göze çarpmaktadır. Bunlar yapay zemin üzerinde geliştiği için, benzer tavırlar sergilemekten çekinmiyorlar maalesef. Halbuki İslâmî eğilimde eser verenlerin özde karşı oldukları görüşlerle akımların sahiplerinin yapay tavırlarına özenmeleri geçici bir heves bile olsa hoş değil. Temel görüşleri batıcı olanların üslûpları da hastalıklı...

Tanzimat sonrasında bu yapay edebiyatın bütün özentiliklerine ilk karşı çıkanlar, A. M. Efendi ile Muallim Naci’den sonra Ömer Seyfeddin, Mehmet Akif ve Yahya Kemal olmuştur. Bunların oluşturduğu tepki, Necip Fazıl’ın kendine özgü tavrına imkân veren bir ortam hazırlamış, toplum bu son derece tabii karşı çıkışı bütün kalbiyle kabullenmiştir. Bu şahsiyetlerin büyüklüğü ve birlikte mütalâasını mümkün kılan ortak özelliklerin en önemlisi, yapay edebiyat anlayışlarına ve sahte ilişkilere samimiyetle karşı çıkmalarıdır. Samimi bir tavırla yerli bir dünya görüşü temsil edilmektedir. 


Geleneğe sahip çıkanın tarih şuuru ve çağdaşlığı

Artık edebiyat geleneğimizin imkânlarını düşünmenin ve bunu, sanal bir dünyada yapay sanat anlayışıyla yanlış ilişkilerden kurtarıcı tek yol olarak görmenin tam zamanıdır. 1970’li yıllarda ortaya çıkan gelenek tartışmaları, ondan yararlanma gereği konusunda yazılıp söylenenler nedense ufuk açıcı olamadı. Halbuki her kültür ve sanat anlayışının en önemli meselesi, kültürel değer ölçüleridir. Her ülkenin sanat ve edebiyat alanındaki teorik birikimi, geçmişle hesaplaşarak ortaya çıkabilir. Geleneği olmayan, geleneğe eklemlenmeyi beceremeyen yeniliklerin kökü yoktur, o yüzden yaşatılamaz... Burada gelenek konusuyla epeyce ilgilenen, Batı Avrupa’da “dinamik gelenekçilik” anlayışının sözcülerinden olan T.S.Eliot’a dikkati çekmek istiyorum. Modern İngiliz-Amerikan şiirinin öncülerinden sayılan ve şiirleri kadar estetik görüşleriyle de dikkati çeken T.S.Eliot, içinden çıktığı edebiyatın klasik şairlerinin seçme şiirlerini de yayınlamıştır. Böylece edebiyat geleneğine sahip çıkma örneği ortaya koyan bu şairin, Gelenek ve Şair adlı yazısından bir bölümü gözden geçirelim:

“Eğer geleneğe sahip olmak istiyorsanız, çok gayret sarfetmeniz gerekir. Geleneğe sahip olmak için önce “tarih şuuru” geliştirmeye ihtiyaç vardır. Tarih şuuru ise, yirmi beşinden sonra da şiir yazmaya devam etmek kararında olan herkes için kaçınılmaz bir şeydir. Tarih şuuru, sadece “geçmişin” geçmişliğini bilmek değil, fakat onun “hal”de de var olduğunu anlamak demektir. “Tarih şuuru” olan bir şair, yalnız kendi zamanının şuurunu ifade etmekle kalmaz. Onun için Homer’den bu yana bütün Avrupa edebiyatı ve onun içinde düşünülmesi gereken kendi milletinin, edebiyatı aynı anda vardır ve bütün edebî eserler organik bir bütün oluştururlar. “Geçmiş”in “hal” içinde varlığını hissetmek kadar ebediyeti, sınırsızı, sınırlı olanda, yani bugünde bulmak, bu beraberliği hissedebilmek bir yazarı gelenekçi yapar. Aynı zamanda bir yazarın içinde yaşadığı zaman ve mekânın, yani çağdaşlığının keskin bir şekilde şuurunda olmasını sağlayan şey de budur.”

Görüldüğü gibi, yapay edebiyattan kurtulmanın, fonksiyonel bir kültür faaliyetine girişmenin biricik yolu, gelenekle hesaplaşmak ve eski edebiyat kültüründen faydalanabilmek için bize özgü bir teorik birikim oluşturmaktır. Öteki türlü sırf yenilik olsun diye yapılan yenilikler, yeni diye bilinen yerli ve yabancı sanatçıları taklitten öteye geçemez. Halbuki sanat eserinde orijinallik asgari şarttır.

 

 

Gelenekten yararlanma çabasına girenlerin önünde Yahya Kemal gibi bir örnek varken, ille de yabancı üstadlara ihtiyaç duyanlar için T.S.Eliot’u hatırlatma çabamız yadırganmamalı. T.S.Eliot’un şiir ve tiyatroları kadar kültür ve gelenek üzerine yazdıkları da dilimize çevrilmiştir. Yahya Kemal’in ifadesiyle “mektepten memlekete” gitmek isteyenler için bu tür kaynaklar her zaman uyarıcıdır.

Sanat ve edebiyat geleneklerimiz arasında bize özgü normların ve motiflerin ciddî bir sanatçı ilgisiyle kavranabileceği, kendi kültür mirasını sahiplenmeden ondan yararlanmaya çalışmanın bir tür oportünisttik olduğu artık herkes tarafından biliniyor. Özellikle de edebiyat geleneğimizin özünü oluşturan dünya görüşü benimsenmeden girişilen gelenekten yararlanma gayretleri birer aldatmacadır.

Yahya Kemal’den sonra geleneğin özüne sahip çıkan Necip Fazıl yanında, Asaf Halet Çelebi ile Sezai Karakoç’un onlardan farklı bir üslûpla ve kendilerine özgü tarzda gelenekten faydalandıkları görüldü. Bunlar gibi öze bağlı olduğu kadar estetik motifleri modern bir tarzda canlandıranlar önemli.
Edebiyat geleneğimizden kopanlar yalnız kendi eserlerine zarar vermiyor, topluma da kötü örnek oluyor. Sanat eserinin “Olsa da olur, olmasa da!” görüntüsünü gelenekten koparak değiştirmek mümkün değildir. Edebiyat bizde yine “her şey” olmadığı sürece boş bir uğraşı olmaktan kurtulamaz. 


Kaynak: Milli Gazete, 10.06.2007

 

Mustafa Miyasoğlu

 

 

MAKALE TÜRÜNE ÖRNEK

 

EMPATİ

Başkalarının duygularını anlamaya çalışma, tavırlarını onların ruhsal durumlarına göre ayarlayabilme becerisi, ikili insan ilişkilerinin temelini oluşturmaktadır. Bundan dolayıdır ki, empati insanlarla ikili ilişkilerde başarıyı belirleyen ve sosyal ilişkileri yönlendiren bir etmendir. Bazı yöneticiler empatik olmayan davranış ve anlayış sergilerler. Bu tür düşünce ve tavırların yöneticinin başarısına olumsuz yönde bir etki yapacağı kaçınılmaz bir gerçektir.

En basit tanımıyla Empati, bir insanın kendisini karşısındaki insanın yerine koyarak onun duygu ve düşüncelerini doğru olarak anlamasıdır. Empati insanlarla ikili ilişkilerimizde başarıyı belirleyen ve sosyal ilişkilerimizi yönlendiren bir etmendir. Toplumumuzun dokusunu koruyan oldukça önemli ve gerekli bir beceridir

Empatinin gerçekleşmesi için üç temel aşama gerçekleşmelidir.

İlk olarak, empati kuracak kişinin, kendisini karşısındakinin yerine koyması, olaylara onun bakış açısıyla bakması ön şarttır.Empati kurmak için dünyaya onun bakış tarzıyla bakılmalı ve olaylar onun gibi algılanıp ve yaşanmalıdır. Bunu gerçekleştirmek için de empati kurulmak istenilen kişinin rolüne girilmeli, onun yerine geçerek adeta olaylara onun gözlüklerinin gerisinden bakılmalıdır.  Bu şekilde empati kurulduğunda, o kişinin  rolünde kısa bir süre kalınmalı ve daha sonra bu rolden çıkarak kendi yerine geçilebilinmelidir. Aksi takdirde empati kurmuş sayılmazsınız.

İkinci olarak, karşınızdaki  kişinin duygu ve düşüncelerinin doğru olarak anlaşılması gereklidir. Karşınızdaki kişinin yalnızca duygularını ya da yalnızca düşüncelerini anlamış olmak yeterli değildir.

Üçüncü olarak ise  empati kuran kişinin zihninde oluşan empatik anlayışın, karşıdaki kişiye iletilmesi gereklidir. Karşınızdaki kişinin duygu ve düşünceleri tam olarak anlaşılsa bile, eğer anladığınızı ona ifade edemezseniz empati kurma sürecini tamamlamış sayılmazsınız. Bu ifade şekli beden dili kullanılarak bir gülümseme, bir dudak bükme ve  sırtına dokunma gibi eylemle olabileceği gibi, açıkça anladığınızı aktaran sözlerle de gerçekleştirilebilir.

Günümüzde, “Empati” ile “Sempati” arasında kavram kargaşası yaşanmaktadır. Empati kurduğunuzda karşınızdaki kişinin duygu ve düşüncelerini anlamak esastır. Sempatide ise böyle bir zorunluluk olamayıp yandaş olmak esastır. Bir kişiye sempati duymak demek o kişinin sahip olduğu duygu ve düşüncelerin aynısına sahip olmak demektir. Karşınızdaki kişiye sempati duyduğunuzda, onunla birlikte acı çeker onunla birlikte sevinirsiniz.

Empati kurduğunuzda karşınızdaki kişi ile aynı duygu ve görüşleri paylaşmanız gerekmez, sadece onun duygularını ve düşünceleri anlamaya çalışılır. Empati’de anlamak, sempati’de ise anlamış olun veya olmayın karşınızdakine hak vermek söz konusudur.

Empati geliştirmenin en temel ilkesi kendi duygularınızın doğru algılanması lazımdır. Ne hissettiğinizi tam olarak algılayabildiğinizde ve duygularınızla başa çıkmayı öğrendiğinizde başkalarının duygularını algılayabilmemiz mümkün olacaktır.

Bir boks maçında, tuttuğunuz boksörün attığı yumruklar karşısında sevinir, yediği yumruklar karşısında ise üzülürüz. Bu her iki durumda da boksöre sempati duymuş oluruz. Bunun yanında, maça başlamadan önce boksörün neler hissettiğini hissedebilirseniz bu takdirde empati kurmuş olursunuz.

 

 

EMPATİK OLMAYAN DAVRANIŞ ve ANLAYIŞ
BAŞKASIBEN
Bir işi uzun sürede yaparsa yavaştır.

Uzun sürede yapıyorsam titizimdir.

Bir işi yapmıyorsa tembeldir.

Yapmıyorsam  meşgulümdür.

Bir şeyi söylenmeden yapıyorsa sınırlarını aşmıştır.

Yapıyorsam bu instiyatif kullandığımdandır.

Bir görgü kuralını çiğniyorsa kabadır.

Çiğniyorsam kendime özgü biriyimdir.

Öne geçerse bu kuralları ihlal etmektir.

Başarırsam, bu sıkı çalışmamın ürünüdür.

 

 

 

 

 

MAKALE TÜRÜNE BAŞKA BİR ÖRNEK

 

18 Mart!


Savaşlarla, savaşta oluşturduğumuz ruhla, inançla, imanla savaşın yarattığı liderlerle övünürüz. Övünmekte de haklıyız. Millet olarak savaşla bütünleşmeyi beceren nadir milletlerden biriyiz. O bütünleşmedir ki bizi zafere taşır. Çanakkale zaferimiz de bu bütünleşmenin; hafızamızdaki en taze biçimiyle en önemli ‘diriliş’ örneğidir. Yıllarca her yazar-çizer Çanakkale üzerine en görkemli yazılarını kaleme almış, duygularını, hissiyatını sözcüklerde ağlatmış, milli birliğimizi, iman gücümüzü bu savaş sahnesinden esinlenerek kutsallaştırmıştır. Zamanla gerçek tarihin yerini; hurafeler, abartılmış hikâyeler, uydurulmuş kahramanlar vasıtasıyla efsane tarzı zafer, yüreklerde hâkim kılınmıştır. Hâlbuki Çanakkale Zaferi; askeri stratejik dehanın ve bu dehaya layık neferlerin eseridir. Bu zaferdir ki Türk milletinin kendine güvenini pekiştirmiş, üzerine örtülen ölü toprağından silkinip, dirilişe geçmesini, yaratılan haçlı taassubundan; uyanarak kurtulmasını sağlamıştır.
Önce ki yazarlardan ve yazdıklarından çok farklı bir 18 Mart’ı beyinlere çizmek istiyorum. Savaşın ruhunu (toplumsal) aşılamaya çalışmamız bu günün global dünyasında yapılacak en büyük gaflet, gaflette sürekli ikameye inat ise ihanettir. Barış günlerindeki asıl savaşı es geçmiş, emperyalistlerin yarattığı taassubun esaretindeki benliklere güvenmiş, başına bela etmiştir. Ekonomik, siyasi, askeri alanlarda tam bağımsızlığı sağlamak; eğitimin bağımsızlığı ve benliklere doğru mesajların iletilmesiyle başlar…Çanakkale; beyinlere verilecek bu ileti için en doğru yerdir. Son zamanlarda özellikle Sarıkamış Şehitleri, Çanakkale Şehitleri; yurt içi turlarla ziyaretçi akınına uğramakta; Özellikle çocuklar; öğretmenleri ve yöneticileri ile birlikte Çanakkale şehitlerimizin ruhani mekânlarını ziyaret edebilmektedirler. İnsanımız ucundan kıyısından da olsa bu mekânların tarihi büyüklüğünden haberdardır. Fakat yanlış mesajlarla bellekler, tıpkı yönetenler gibi esir edilmektedir.
Bizler Çanakkale’yi bilgi ve benlik ekseninde hatırlamamız gerekirken; birlik ve beraberlik ekseninde ölümü ve ölümlüleri oluşturuyoruz. Biz savaşımızı tamamladık, zaferini duyumsadık. Mesele artık barıştayken kendinle savaşabilmek, zaferini benliğinle tadabilmektir. Marifet, zihniyetin tembelliğine savaş açabilmekte ve kendi soğuk savaşını kazanabilmektedir. Yitirdiklerimizden dersler çıkararak aynı hataları yapmamalı, Çanakkale’yi; iktisadi ve milli bir ruhu tetikleyici unsur olarak benliklerimize işleyebilmeliyiz. Asıl soğuk savaşı, psikolojik harekâtı öğrenmeliyiz.
Millet olarak sıcak savaşta zafer kazanmayı sürekli tadan, soğuk savaşta sürekli kaybeden bir milletiz. Benlik karmaşasında-dil karmaşası yüzünden-kaybolmuşuz. Bu yüzdendir ki yapılan psikolojik harekâtı çözümleyememiş, sıcak savaş kapıyı vurduğunda ucundan kıyısından algılamış, sonrasında bocalamışızdır. Tıpkı bu gün ve dün yaşananlarla sabit, yarın yaşanacaklar gibi… Şehitlerimize Allahtan rahmet, Türk milletine; yönetenlerini doğru seçebilmesi için feraset diliyorum.

Saniye İnce Yıldız

 

 

 

Makale Türüne bir örnek daha

                Kafka’yı nasıl okumalı?

 

Bir insanın özgünlüğü ne kadar büyükse, o insan boğuntu karşısında o kadar çaresiz kalır,’ demişti Kierkegaard. Kafka bu özgünlükten fazlasıyla nasibini almıştı; Lucas’ın ifadesiyle ’gözü dönmüş ve ürkütücü bir boğuntu karşısında ne yapacağını bilemeyen modern bireyin / yazarın klasik örneğiydi’ o.

Çaresiz kaldığı boğuntuyu ve onun hem tamamlayıcı bir parçası hem de nedeni olan bölünmüş karanlık dünyayı herkesten daha fazla içinde duyumsayarak yansıttı; ’Bu dünyanın, insanı irkilten yanı korkunçluğu değil, olağan görünüşüdür’. Kafka benzersizliğini, bu temel yaşantıyı iletecek dolaysız ve yalın bir anlatım yolu bulmuş olmasına borçludur.

* * *

İthaki ve Can Yayınları tarafından ayrı ayrı hazırlanan ’Kayıp’ (’Amerika’) romanını bahane edip büyük yazar Franz Kafka’yı kapağımıza taşıdık. Ömer Türkeş’in yazdığı geniş Kafka incelemesinde, bir edebiyat efsanesi olarak Kafka’yı geniş açıdan izleme imkanı bulacak, yazarın kitaplarına yapılan farklı okumalarla karşılaşacaksınız.

YAŞAMI boyunca pek tanınmayan, tüm yazdıklarının imha edilmesini vasiyet ettiği yakın arkadaşı Max Brod’un ‘ihaneti’ sayesinde hikaye ve romanlarıyla bir edebiyat efsanesine dönüşen Franz Kafka, 1883’te, Alman asıllı Yahudi bir tüccarın en büyük oğlu olarak Prag’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Alman okullarında tamamladı. 1901’de Karl Ferdinand Üniversitesi’nin kimya fakültesine kayıt yaptırdıysa da, karar değiştirip önce edebiyat ve sanata yöneldi, en sonunda annesiyle babasının isteğine uyarak hukuk eğitiminde karar kıldı. Üniversite yılları verimliydi Kafka’nın. 1902 yılında tanıştığı Max Brod sayesinde Prag’ın edebiyat çevrelerine açıldı. Nietzsche’den, Darwin’den ve ‘sosyalizm’den etkilendi. Dini inançları olmamakla birlikte, etnik kimliği nedeniyle Yiddiş tiyatro çalışmalarında yer aldı.

Hastalıklar, aşklar

1906’da hukuk doktoru olduktan sonra bir yıl mahkeme stajı gördü. 1908 ortalarında Bohemya Krallığı İşçi Kaza Sigortaları Kurumu’na hukuk danışmanı olarak girdi. Yarı zamanlı bu iş sayesinde yazmaya zaman ayırabiliyordu. Sanılanın aksine ne içine kapanıktı ne de sosyal ilişkileri zayıftı. Yürüyüş yapmayı, yüzmeyi ve kürek çekmeyi, dakika dakika planladığı seyahatlere çıkmayı seviyordu. Kadınlarla ilişkisiyse ikircikliydi; bir yandan fahişelere düşkünlük gösterirken diğer yandan tutkulu romantik aşk arayışındaydı. Evliliğe her zaman soğuk bakan Kafka, 1912’de nişanlandığı Felice Bauer’le sıkıntılarla dolu beş yıllık nişanlılık süresinden sonra 1917’de ayrıldı. Bu dönem aynı zamanda Kafka’nın en verimli çağıydı: Bir gecede yazdığı ’Dos Urteil / Yargı’, en önemli yapıtlarından ’Die Venvandlung / Değişim’ ve yarım bıraktığı ’Der Verschollene / Kayıp’ romanı, çocuk ile aile arasındaki çatışmaları konu alan hikayeleriyle tematik bir bütünlük gösterirler. Kafka bu dönem içinde, ’Der Prozess / Dava’ romanını ve ’In der Strafkolonie / Ceza Sömürgesi’ adlı uzun hikayesini de tamamlar.

Felice Bauer ile 1917’deki ayrılığına eş zamanlı olarak yakalandığı verem hastalığının aslının psikolojik olduğuna, evlenmemek için vereme yakalandığına inanıyordu Kafka. Hastalığı sayesinde I. Paylaşım Savaşı’na katılmadı. 1918’e kadar zamanının büyük bir kısmını kırsal bölgelerde geçirdi, sağlığıyla ilgilendi, yaşayış ve kültürlerini bilmediği Doğu Avrupa Yahudilerini incelemeye ve İbranice öğrenmeye başladı. 1919 yılında geçirdiği ağır grip veremini iyice azdırdı. Bu sırada Julie Wohryzek ile kısa süreli bir nişanlılık dönemi geçirmişti. 1922’de emekli edildi; ki bu, onun maddi durumunu olumsuz biçimde etkiledi.

Sağlığı ile birlikte moralinin de iyiden iyiye bozulduğu bu dönemde tanıştığı Çek gazeteci Milena, Kafka’nın hayatında önemli bir yer kapladı. Evli bir kadın olan Milena ile Kafka arasındaki dostluk 1920-1923 yılları arasında mektuplarla sürdü ve Kafka güncelerini Milena’ya bıraktı. Üçüncü romanı ’Dos Schloss / Şato’yu 1922’de yazdı Kafka. ’Sevgili Milena’, çok sonraları -Kafka’nın üçkızkardeşi gibi - hayatını Alman toplama kampında kaybedecekti.

Kafka, aile bağlarından, maddi ve manevi yıkıntılarla yaşadığı Prag’dan 1923’te Berlin’e giderek kurtuldu. Berlin’de Polonyalı Ortodoks bir Yahudi ailesinin kızı Dora Dyment ile tanıştı; ve hep aradığı türden bir aşka kavuştu. Ancak ailesi bir kez daha engel olmaya çalıştı Kafka’ya. Bu kez boyun eğmedi; belki de hayatında ilk kez mutlu ve coşkulu bir ruh hali sergileyen Kafka, Dora ile Berlin’de yaşamaya başladı. Ne var ki hastalığı son safhasındaydı. ’Ein Hungerkünstler / Açlık Cambazı’ adlı hikayesini tamamlarken hastalığı şiddetlenince 1924’te Prag’a döndü. Viyana yakınlarındaki bir sanatoryuma yatırıldı. 3 Haziran’da öldüğünde henüz kırk yaşındaydı. Kafka Prag’da gömüldü.

Açık yapıt

Hemen hemen bütün eserleri ölümünden sonra Max Brood tarafından yayına hazırlanan Kafka, 1920’lerin sonunda önce Alman edebiyat çevrelerinin ilgisini çekmişti. Ancak 1950’lere gelindiğinde ünü bütün Avrupa’yı kapladı. Kafka’ya gösterilen ilgide dönemin ruhsal ve zihinsel atmosferiyle yazarın temaları arasındaki şaşırtıcı örtüşmenin etkisi inkar edilemez. Yalnızlık, yolunu şaşırmışlık, arayış, saçma yaşamın doğallığı, kalabalıklar, yabancılaşma, kısaca modern bireyin bunalımları ya da kabusları...

İşte bütün bunlarla örülüdür Kafka’nın hikayeleri. Ama büyüklüğü o kabusları hikayeleştirmesinde değil, hikaye ediş tarzında, uslubuyla yarattığı Kafkaesk dünyasındadır. Anlattığı o akıl almaz hikayeleri, en olmadık zamanda yaptığı ayrıntı aktarımları yardımıyla gerçekliğe bağlayan Kafka’nın ironisi, bir şatoyu, bir davayı ve böcekleşmiş bir bedeni, anlamlı metaforlara dönüştürür. Her karakter, her eylem ve her ayrıntı göründüğünden farklı anlamlar yüklenirken Kafka okuyucuya kesin bir şey göstermez, ima eder. Bu imacı yaklaşım, yaşamın başka sunumlarını sorguluyan daha yukarıdan bir sunum olarak işlerlik kazanır ve çok katlı okumalara açılır.

Kafka’nın dünyası çok katlı okumalara öylesine açıktır ki, birbiriyle çatışan görüşlerin hemen hepsine malzeme sağlayabilir. Edebiyat tarihinde metinleri Kafka kadar didiklenen bir başka yazar bulmak zordur. 1950’lerde Lucas, Adorno, Benjamin, Brecht gibi Marksistlerin gerçekçilik üzerine yaptıkları canlı, zengin ve eşsiz tartışmalarda merkezi bir yer tutan Kafka, Varoluşçu yazarlar - özellikle Camus - tarafından da benimsenmiş, çevrildiği dillerin edebiyatlarına yayılan etkileriyle 20. yüzyılın ikinci yarısına damgasını vurmuştur. Ancak yaratıcılığının büyüklüğü üzerindeki fikir birliği eserleri üzerindeki yorum farklılıklarını gidermemiş, tersine her geçen gün ortaya atılan yeni yeni yorumlarla bu farklılıklar derinleşmiştir. 

Düş gören insanın gerçeği

Bu durumun günümüz edebiyatının modern yorumlama anlayışıyla da ilişkisi var. Susan Sontag’ın ifade ettiği gibi, ’Modern yorumlama biçeminde metin deşiliyor, deşilirken de yok ediliyor; metnin ‘arkasında’ bir şeyler aranıyor; deşilerek, gerçek olduğuna inanılan alt-metin ortaya çıkarılmaya çalışılıyor. En çok tutulan, en etkili modern öğretiler, Marx’ın ve Freud’un öğretileri, sonunda çok ayrıntılı yorumbilim dizgeleri, saldırgan ve saygısız yorum kuramları olup çıkıyor. Gözle görülebilen tüm görüngüler, Freud’un deyişiyle açık içerik olarak tanımlanıp bir kefeye konuyor. Bu açık içeriğin de, altında yatan gerçek anlamı örtük içeriği bulup çıkarmak için didik didik edilip bir yana atılması gerekiyor. Marx’ta devrim ve savaş gibi toplumsal olaylar, Freud’da bireyin yaşamına ilişkin olaylar (nevroz belirtileri ya da dil sürçmeleri) ve metinler (düşler ya da sanat yapıtları) bunların hepsi yorumlanacak şeyler olarak ele alınıyor. Örneğin Kafka’nın yapıtları en azından üç yorumcu ordusu tarafından kitle talanına uğramıştır. Kafka’da toplumsal alegori bulanlar, yapıtlarında çağdaş bürokrasinin yarattığı sıkıntıların ve çılgınlıkların örneklerini, bunların sonucunda doğan buyurgan devleti görürler. Ruh-çözümleme alegorisi bulanlarsa Kafka’nın, babasına karşı duyduğu umarsız korkunun, hadım edilme endişelerinin, iktidarsızlık duygusunun, düşlere sığınmasının örneklerini görürler. Kafka’nın yapıtlarını dinsel alegori olarak görenler de ‘Şato’daki K.’yı cennete girmeye çalışan biri, ‘Dava’daki Joseph K.’yıysa Tanrı’nın amansız, gizemli adaletiyle yargılanan biri olarak kabul ederler... ’

Yorumlardan hangisinin Kafka’nın metinlerini daha iyi açıkladığını söylemek zor. Çünkü Kafka’nın kendisi de bir çözüme ulaşmamış, gördüğü karabasandan uyanmamıştır. ’Kafka’nın gerçeği, gerçeği görmeyen, düş gören bir insanın gerçeğidir.’ Benjamin’in sözleriyle, Kafka’nın eseri sanki ayrı bir yerde, kendiliğinden oluşmuştur, Kafka’nın kendisi de eserinden ayrı bir yerdedir ki bu, eserlerini bütün ilişkilerden, yazarından bile koparır. Öyleyse Kafka sorununun üstesinden gelebilmek için tutulacak yol ne olabilir? ’En doğrusu, şu soruyu sormalı: ne yapmıştı Kafka? ’ 

Nedir Kafkaesk?

Bu sorunun yanıtına yaklaşabilmek için önce hikaye ve romanlarıyla başlamak, yani Kafkaesk dünyaya adım atmak gerekir.

Önce çok kısa özetleriyle başlayalım: ’Yargı’ düğünü arifesinde ruhsal açıdan babasına bağımlı olduğunu kabullenmek zorunda kalan ve babasının kendisi için verdiği ölüm kararına isteyerek boyun eğen genç bir adamın; ’Değişim’, bir sabah uyandığında kendisini böcek olarak bulan Gregor Samsa’nın hikayesidir. ’Kayıp / Amerika’nın kahramanı 16 yaşındaki genç Karl Rossmann, hizmetçiyi iğfal ettiği gerekçesiyle ailesi tarafından yollandığı Amerika’da hayata tutunmaya çalışır. ’Dava’nın konusu hiçbir neden gösterilmeksizin dava edilmek üzere tutuklanan banka memuru Joseph K.’nın suçsuzluğunu umutsuzca kanıtlama çabasıdır. ’Ceza Sömürgesi’nde bir bilim adamı, kendisine ne gibi suçlar yüklediğini anlatan darbelerle yaralana yaralana korkunç bir biçimde öldürülür. ’Bir Akademiye Rapor’ yavaş yavaş insana dönüşen bir maymunun ağzından aktarılır. ’Şato’da K. adlı adam arazi ölçüm işleri için çağrıldığı şatonun sahibine ulaşmak çabasıyla geçirir günlerini... 

İşte Kafkaesk’i oluşturan hikaye ve romanlar bunlar... Peki nedir Kafkaesk?

Milan Kundera, ’Roman Sanatı’ adlı kitabında dört belirleyici nitelik saptamış. Kundera’ya göre Kafkaesk’in ilk niteliği şu: ’[Kişiler] kurtulamadıkları ve anlayamadıkları tek ve dev bir labirentsi kurumdan başka bir şey olmayan bir dünyadadırlar’. İkincisi; ’[Kişiler] için olası başka hiçbir dünya olmadığına göre onların bütün varlığı bir hatadan ibarettir’. Üçüncüsü; ’Cezalandırılan cezanın nedenini bilmez. Cezanın saçmalığı öylesine katlanılmazdır ki, suçlanan kişi huzura kavuşabilmek için cezasına bir doğrulama bulmak ister: Ceza suçu arar’. Ve dördüncüsü; ’Kafkaesk dünyada komik trajiği güçlendirmek için değil, onu anlamsız kılmak için kullanılmıştır’.

Kafka’nın hikaye ve romanlarını incelemek için iyi bir izlek sunmuş Kundera. Gerçekten de ’Değişim’, ’Amerika’, ’Dava’ ve ’Şato’da karşımıza çıkan kahramanlar hep aynı labirentlerle, aynı anlam yitimleri, anlamsız suçlamalar ve cezalarla karşılaşırlar. Kafka’nın Türkiye’de popülerlik kazanmış metinlerinde ’Değişim’, ’Dava’ ve ’Şato’da kolaylıkla izlenen bu özellikleri, bugünlerde iki farklı yayınevi tarafından basılan ve daha az bilinen ’Amerika/Kayıp’ romanı üzerinden incelemekte fayda var.

Kafka Amerika’da

’Kayıp’(Amerika) romanı şu cümlelerle açılır: ’Hizmetçi bir kız tarafından baştan çıkarılıp kendisinden bir çocuk peydahladığı için yoksul ailesi tarafından Amerika’ya gönderilen on altı yaşındaki Karl Rossmann, hızını kesmiş gemiyle New York limanına girdiği bir sırada, uzun süredir izlediği Özgürlük Anıtı’nı aniden güçlenen bir güneş ışığı altında gördü. Anıtın kılıcı tutan kolu daha bir yükselir gibi oldu şimdi; bedeninin çevresinde ise rüzgarlar özgürce esiyordu.’

İlk bakışta hiçbir alaycılık taşımayan bu ifadeler Kafka’nın ironik anlatımının karakteristiğidir. Çünkü, ilerleyen sayfalarda Karl’ın bedeninin çevresinde özgürce esen rüzgarlarla Karl’ın Amerika’da sürdürdüğü boyun eğmiş, bağımlı hayat tam bir zıtlık yaratacaktır. Elbette yazar da bu zıtlığı bilmektedir, ama yergisinin kılıcını keskinleştirmek için bilmezden gelmiştir. Yaşanan olaylar kendi içlerinde öylesine mantıklıdır ki; bu mantık içinde tüm dünyayı hem komik hem anlamsız hem de acımasız kılarlar. Hikayeyi üçüncü tekil şahsın ağzından anlatan Kafka, olayları, durumları, kişileri ve diyalogları sanki kendi sözü yokmuşçasına aradan çekilerek dillendirir. Öyle ki Karl Rossmann’ın karşılaştığı olaylar aslında onun algı ve yorumlarını sürekli dışlayacak, genç adamın saçma sapan, önemsiz durumlar karşısında takındığı ciddi tavır bir durum komedisine dönüşecektir.

Yeni ayak bastığı New York’ta tesadüfen karşısına çıkan senatör dayısı sayesinde bir anda talih kuşu konmuştur Karl’ın başına. Yüzlerce odalı saray yavrularında, parıltılı eşyalar arasında, zenginliğin alemet-i farikası sayılan aktivitelerle geçen günler çok çabuk tükenecek, dayısı tarafından nedensizce suçlanan Karl, bir anda kendisini Amerika’ya özgü dipsiz yoksulluk içerisinde bulacaktır. 

Kafka’nın kâbusu

Kafka’nın absürd/saçma mizah anlayışı Karl Rossmann kimliğiyle bürünür ete kemiğe. Diğer romanlarında olduğu gibi, Karl da zayıflık, itilmişlik, güçsüzlük ve çaresizlikle malüldür. Ama o bu malüllükten etkilenmez. Tıpkı Dublin sokaklarında bir ileri bir geri dolanan ’Ulysses’in kahramanı Bloom gibi o da yeni bir sanat öğrenmektedir: Görmek ve görmemek.

Karl görür ve gözler, ama merceğine takılanlarla duygu ve düşünceleri arasına bir sınır çekmiştir. Her şeyi fark eder, ancak hiçbir şeye yoğunlaşmaz, hiçbir şeyden kırılmaz, hiçbir şeyi kötüye yormaz. Öyle ki zenginlikten yoksulluğa savruluşu bile büyük bir etki yaratmayacaktır üzerinde. Düştüğü en zor, en acımasız koşullarda kendi yolunu bulmasını, dış dünyayla iç dünyası arasına bir mesafe koymasını, durumdan ‘yararlı’ dersler almasını bilir; ’Kafka metinlerindeki tutunamayan tip, sırf tutunamadığı için güçlü kalmış gibidir.’ Bu, büyük kentlerin ve kalabalıkların, dış dünyanın etkilerinden kaçmanın yegane yoludur; bir eksiklik veya yokluk olmaktan çok, kişinin kendisini korumasını sağlayan etkin bir araçtır .

Karl’ın Amerika’sı, Kafka’nın Amerika’sıdır. Kahramanının kendisini korumayı becerdiği metropol kalabalığı, Kafka’nın kabusudur. Karıncalar imparatorluğunu hatırlatan New York şehri ’dolaylı ilişkilerin uçsuz bucaksız labirentini, modern yaşama biçimlerinin getirdiği bölünmeleri, karmaşık, karşılıklı bağımlılıkları dile getirmesiyle’ Kafka’yı yıldırmıştır. Romanın pek çok bölümünde görmediği ama tahayyül ettiği metropolden manzaraları aktarır. Bir alıntıyla örnekleyelim:

’Karl’ın memleketinde böyle bir yerden bütün manzara ayaklar altında olabilecekken, buradan görüne görüne adeta tepeleri budanmış iki sıra halindeki binaların arasından dümdüz, bu nedenle de kaçarcasına, yoğun sisler içinde bir katedralin müthiş siluetinin yükseldiği uzaklara doğru uzanan bir yol görülebiliyordu. Sabah olduğu kadar akşam ve de gece görünen düşlerde yoğun bir trafik akıyordu bu yoldan; yukarıdan bakıldığında, sanki sil baştan, çarpılmış insan yüzleriyle her türden araba çatısından bir karışım oluşuyor ve bundan da, gürültü, toz ve kokularından, kat kat çoğalan vahşi, yeni bir karışım yükseliyor, bunların tümüne de, nesne kalabalıklarından durmadan saçılan, alıp taşınan ve yeniden yeniden getirilen güçlü bir ışık egemen olup nüfuz ediyordu; bu, büyülenmiş gözlere öyle bedensel bir şeymiş gibi görünüyordu ki, sanki sokağın üstünde her şeyi kaplayan bir camın her seferinde yeniden, olanca gücüyle parçalanacağı izlenimi veriyordu.’

Kalabalıklar içinde yalnızlaşmanın ve yabancılaşmanın dehşeti kadar aile kurumunun toplumsal iktidarın yapıtaşı olduğunu da fark etmişti Kafka: 1912 yılında yazdığı ’Yargı’ ve ’Değişim’ hikayeleri gibi ’Amerika’ romanında da birey- toplum çatışmasını aile kurumu etrafında işlemiştir. Bu noktada yazarın kendi tarihine, babasının baskıcı kişiliğine ve mutsuz ailesine birebir karşılık gelecek motifler bulunabilir. Ne var ki edebiyat aracılığıyla başka bir gerçeklik düzleminde yeniden inşa ettiği Kafkaesk dünya, yazarın biyografisine indirgenemez. Kafka’nın kahramanlarının ellerinde olmadan gelişen, onların sadece yüzleşmek zorunda kaldıkları olaylar aslında modern insanın yaşamak zorunda kaldıklarına dair güçlü eğretilemelerdir. Kendi özel dünyasının nevrotik olup olmadığının hiçbir önemi yok, önemli olan onun modern çağ nevrozlarının anlatıcısı olması, bireyin nevrozlarını hepimize ait olan bugünün dünyasının nevrozları haline getirmesidir.

’Bir insanın özgünlüğü ne kadar büyükse, o insan boğuntu karşısında o kadar çaresiz kalır,’ demişti Kierkegaard. Kafka bu özgünlükten fazlasıyla nasibini almıştı; Lucas’ın ifadesiyle ’gözü dönmüş ve ürkütücü bir boğuntu karşısında ne yapacağını bilemeyen modern bireyin / yazarın klasik örneğiydi’ o.

Çaresiz kaldığı boğuntuyu ve onun hem tamamlayıcı bir parçası hem de nedeni olan bölünmüş karanlık dünyayı herkesten daha fazla içinde duyumsayarak yansıttı; ’Bu dünyanın, insanı irkilten yanı korkunçluğu değil, olağan görünüşüdür’. Kafka benzersizliğini, bu temel yaşantıyı iletecek dolaysız ve yalın bir anlatım yolu bulmuş olmasına borçludur. 

A.Ömer Türkeş








15425
0
0
Yorum Yaz