|
 |
20/3/2009 - Aşık Veysel Anılıyor
Gönüllerde taht kuran ünlü halk ozanı Âşık Veysel Şatıroğlu ölümünün 36. yılında anılıyor.
Ben giderim adım kalır Dostlar beni hatırlasın Düğün olur bayram gelir Dostlar beni hatırlasın
Can kafeste durmaz uçar Dünya bir han konan göçer Ay dolanır yıllar geçer Dostlar beni hatırlasın" diyerek gönüllerde taht kuran ünlü halk ozanı Âşık Veysel Şatıroğlu ölümünün 36. yılında anılıyor. "Eserlerinde birlik, beraberlik ve barış çağrıları yapmıştır"
Sıvas Valisi Veysel Dalmaz, halk ozanı Âşık Veysel Şatıroğlu'nun ölümünün 36. yılı dolayısıyla yayımladığı mesajda, Türk milletinin gönlünde önemli yer edinmiş değerli ozan Âşık Veysel Şatıroğlu'nun yaşadığı tüm acılara rağmen umudunu kaybetmeden derdini, sevincini, hasretini 7 yaşında eline aldığı sazıyla yıllarca söylediğini belirtti. Âşık Veysel'in halk şiirinin temsilciliğini yaparak Türk halk kültürüne önemli katkılarda bulunduğunu ifade eden Vali Dalmaz, şunları kaydetti: ''Âşıklar diyarı olarak bilinen Sivasımızın yetiştirdiği en önemli ozanlardan biri olan Âşık Veysel Şatıroğlu, Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılması ve yerine Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunu yaşamış, Anadolu insanının istilaya karşı nasıl tek yumruk olduğunu Sivas'tan tüm yurda ve dünyaya nasıl seslendiğini bizzat yaşayarak dizelerine yansıtmıştır. Halk ozanı olmasının yanı sıra topluma ışık tutan aydın kimliğiyle de ön plana çıkan Âşık Veysel, dizelerinde sevgiyi, kardeşliği, doğayı, ölümü eşsiz bir üslupla betimlemiştir. Eserlerinde birlik, beraberlik ve barış çağrıları yapan ünlü ozanımız birleştirici yönüyle de Türk toplumu üzerinde büyük etki bırakmıştır.'' Büyük ozan Âşık Veysel Veysel Şatıroğlu veya bilinen adıyla Âşık Veysel 25 Ekim 1894 yılında Sıvas ili Şarkışla ilçesinin Sivrialan köyünde çiftçi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. 7 yaşında geçirdiği çiçek hastalığı sonucunda sol gözünü, bir talihsizlik sonucuyla da sağ gözünü kaybetti. Babasının, Âşık Veysel'e oyalanması için aldığı sazla önce başka ozanların türkülerini çalmaya başladı.1933 yılında tanıştığı Ahmet Kutsi Tecer'in teşvikleriyle kendi sözlerini yazıp söylemeye başladı.
Âşık geleneğinin son büyük temsilcilerinden olan Âşık Veysel, bir dönem yurdu dolaşarak Köy Enstitüleri'nde saz hocalığı yaptı. 1970'li yıllarda Hümeyra, Fikret Kızılok, Esin Afşar gibi bazı müzisyenler Âşık Veysel'in deyişlerini düzenleyerek yaygınlaşmasını sağladı. Şarkışla'da her yıl adına şenlikler yapılır.
Eserlerinde Türkçesi yalındır. Dili ustalıkla kullanır. Yöntemi gösterişsiz ve nerdeyse kusursuzdur. Yaşama sevinciyle hüzün, iyimserlikle umutsuzluk şiirlerinde iç içeydi. Doğa, toplumsal olaylar, din ve siyasete ince eleştiriler yönelttiği şiirleri de var. Şiirleri, Deyişler (1944), Sazımdan Sesler (1950) , Dostlar Beni Hatırlasın (1970) isimli kitaplarında toplandı. Ölümünden sonra Bütün Şiirleri (1984) adıyla eserleri tekrar yayınlandı. Şarkışla'da her yıl adına şenlikler yapılır. (aa)
|
|
Yorum
(0) ::
Yorum yaz! ::
Bağlantı
|
18/3/2009 - Gelibolu'ya 3 Boyutlu Bakış
Gelibolu Yarımadası Tarihi Milli Parkı, ''Virtual Reality (VR) Panoramik Fotoğraf Teknolojisi'' ile internet ortamına taşımış,Sitenin amacı ;Çanakkale'yi görme şansı bulunmayanların sanki oradaymış gibi Gelibolu Yarımadası'nı gezme imkanı sunarak, özellikle genç nesiller üzerine internetin rolünü de kullanarak farkındalık yaratmakmış,Kısacası Site, ''Yürekten Kaleler Efsanesi: Çanakkale Zaferi'' projesi, Gelibolu Yarımadası'nda bulunan şehitlik ve anıtları, hepsinin ayrı ayrı işaretli olduğu sayısal harita üzerinden bir gezinti imkanı sunuyor.
http://www.360tr.com/ Panoramik (360 Derece)
|
|
Yorum
(0) ::
Yorum yaz! ::
Bağlantı
|
13/1/2009 - Baba Olmak

ABD’de yapılan bazı istatistiklere göre; babasından ayrı büyüyen çocuklar, aileleri ile büyüyenlere oranla: * 8 kat daha fazla suç işleme ihtimali * 5 kat daha fazla intihar etme ihtimali * 12 kat davranışsal bozukluk gösterme ihtimali * 12 kat daha fazla tecavüze meyilli * 32 kat daha fazla evden kaçma ihtimali * 10 kat daha fazla uyuşturucu kullanma ihtimali * 9 kat daha fazla liseden atılma ihtimali * 33 kat daha fazla ciddi suiistimallere maruz kalma ihtimali * 73 kat daha fazla öldürülme ihtimali * Okulda ‘A’ alma ihtimali 10 kat daha az * Ortalama % 44 ölüm oranı daha fazla * Ortalama % 72 hayat standardı daha düşük * Öğrencilerden davranış bozuklukları gösterenlerden % 85’i babasız evden gelenler * Evsiz veya evden kaçanlar çocukların % 90 ı babasız evden * Okuldan atılanların % 71 i babasız evden * Gençlerden intihar edenlerin % 63 ü babasız evden * Tecavüzcülerin % 80 i babasız evden * Cezaevlerinde yatan gençlerin % 85 i babasız evden * Babasız kızların, aile ortamında yetişen kızlara oranla 13-19 yaş arası hamile kalma oranı 2,1 kat daha fazla * Babası yetişen kızların 13-19 arası evlenme oranı, aile ortamında yetişen kızlara göre % 53 daha fazla * Bu kızların prematüre bebek yapma oranı % 164 oranında daha fazla * 1983’te ABD’de yapılan ir araştırmada, ülke genelinde tüm suçlu çocukların % 60 ı anne vesayeti altında yani babasız * Şu anda ABD’de 18 milyon çocuk annesiz ya da babasız yaşamaktadır. Bu rakam tüm Amerikan çocuklarının % 75 ine tekabül ediyor. * Şu anda Türkiye’de sokak çocuklarının % 82 si parçalanmış aile çocuklarıdır.
|
|
Yorum
(0) ::
Yorum yaz! ::
Bağlantı
|
12/1/2009 - İskender Pala ile Röportaj
Divan Edebiyatını sevdiren adam olarak anılan İskender Pala ile yapılmış bir röportajı sizlere sunuyorum. Büyüksün hocam.
Röportaj-Mustafa Karaalioğlu
O, "Gülle, bülbülle ve aşkla uğraşıyorum. Bu bana Rabbim'in bir lütfu.Tekrar dünyaya gelsem yine İskender Pala olmak isterim" diyecek kadar, mutlu ve hayatla barışık birisi. İskender Hoca'yla bu sayfaya sığmayacak kadar çok şey konuştum. İçlerinden 30 soruyu ve 30 şiir gibi cevabı ayırdım. O bir Divan-ı aşk icra etti ben de yazdım. Her soruda aşk var, her cevapta daha fazlası...
Aşk nedir, neye aşk denir? Aşk bir sarmaşıktır ve en iyi bir tanımı da budur. Aşk kelimesinin kökeni de oradan gelir. Sarmaşık bir ağacı dıştan sarar, yemyeşil gösterir ama içten içe kurutur. Nice çınarlar, nice selvi boylular aşkın sarmasıyla içten sararmış kurumuştur, dışı yeşil görünür hâlâ.
Kaç çeşit aşk vardır?
Ne kadar güzel varsa, o kadar aşk vardır. Kitaplar aşkı, ilahi, mecazi ve beşeri olarak tasnif ederler. Üçü de aynı yerden çıkar aynı yere varır. Adı ne olursa olsun aşk, beşerin ve dünyanın yaratılışının sebebidir. Dünya aşk ile yaratılmıştır ve aşk üzerine döner. Aşk bir disk gibidir, döndükçe enerji üretir.
Zekayı da aşk kışkırtıyor galiba. Nice buluşlar, erkeğin kendini bir kadına farkettirmesi uğruna yapıldı...
Aşk insana normalin üstünde, aleladenin üstünde fevkalade şeyler yaptırır. Aşk ayrıcalıklı bir haldir.
Aşk nasıl bulunur?
Birdenbire bulunur. Galip Dede, "Birdenbire bul aşkı, bu tufte (armağan) bulanındır" der. Aşk, bir bakıştan ibarettir ve anında bulunur. Çünkü, o kalbin görüşüdür.
Aşk için çıkılan yol her zaman çok uzak mıdır?
Şöyle anlatayım... Bursalı Beliğ'in bir beyti var: Sakın sen kûy-i cananı, uzakdur sanma ey Mecnun.
Seher yola giren âşık, gece Leyla'da akşamlar (Sen sakın ola ki sevgilinin mahallesini uzaktır diye zannetme ey Mecnun. Daha seherde âşık olduğunda gece Leyla'da akşamlarsın. Baktığın, gördüğün, dokunduğun Leyla olur) Şimdi bu beyti başka türlü okuyalım.
Sakın! Sen küy-i cananı, uzak dur!
Sanma ey mecnun seher yola giren âşık, gece Leyla'da akşamlar. Böyle yazılınca, "Aşkı kolay mı zannediyorsun. Bu seher âşık olunca gece Leyla'da akşamlayacağını mı sanıyorsun" anlamı çıkar. Birincisi beşeri aşktır, ikinci ilahi aşktır.
Bir de büyü var. Aşk'ın büyüsü nasıl görünür?
Aşktaki büyü, kendiniz olamamaktadır. Kendiniz gibi davranmadığınız zaman aşk sizi büyülemiş demektir. Sevgi büyü değildir. Sevgi, duygularımıza hakim olabildiğimiz noktaya kadar, olan şeydir. Büyüleyen kısım aşka varınca geliyor. Mecnunluktur, çılgınlıktır o nokta. Sen sen olmaktan çıkarsan, aşk başladı demektir.
Aşk bedeni nasıl kuşatır?
Bu, kalp ile zihnin örtüşmesidir. Kalbin, akla hakim olup oradan gözünüzü, kulağınızı, ihtiyatınızı kapladığı an aşk bütün genleri ve hücreleri kuşatmış demektir.
Bu noktada mı aşk'ın gözü körleşir?
Kördür evet. Siz bakarsınız ama gördüğünüz görmek istediğinizdir. Kalbin görmek istediğini görmeye başlarsınız. Çünkü aşk bir bakıştır ve güzelliği sadece siz görürsünüz. Leyla kara kuru bir kızdı ama Mecnun'un gözüyle bambaşkaydı.
Hasret aşk'ı ne kadar büyütür?
Sevgiliden ne kadar ayrı kalırsanız aşkınız o kadar büyük. Bugün tanışır, yarın kolkola gezerseniz aşk o kadar olacaktır. Üç ay ayrı kalırsanız büyür, askere gidersiniz çoğalır.
Gayret aşk'ın kardeşi olabilir mi?
Aşk, iki yönü olan bir gayrettir aslında. Sevgili için ve sevgi için gayret duymaktır. Sevgi için gayret, başkalarına sevgiliyi göstermemektir. Sevgili için ise, başkalarından sevgiliyi kıskanmaktır. Ve sevgili için bu gayret şefkatin ta kendisidir.
Allah'ın kullarına aşkında da aynı şey yok mu?
Allah-ü Teala'nın rahim ve rahman sıfatları da kuluna karşı şefkatidir.
Aşk bir hastalık mıdır ve birgün geçer mi?
Evet, bir hastalıktır ama bu reddedilecek bir hastalık değildir. Bu hastalığı ömründe bir kez geçirmeli insan... Gerçek aşk ise yarası kapanmıyor. Bugünkü ucuz ilişkiler değil tabiî. Aşkın yarası yanık yarası, kılıç yarası gibidir. Mutlaka kalpte izi kalır.
Niye, hep bu zamane aşkları küçümsenir?
Küçümsemiyorum, gerçek aşıkları bulduğumda da baştacı ediyorum. "Ben her bahar âşık olurum"u kabul etmiyorum. Her bahar ona âşık olduğum yerde onu beklerim, ona âşık olduğum anı her bahar yeniden çoğaltarak yaşarım diyorsa, o zaman tamam. Ama, her bahar planlanmış başka bir ilişkiyi aşktan saymam.
İnsan aşk'ın gerçeğini nasıl görür? İnsanın gerçeği kendini aşk'a nasıl gösterir?
Bunun için bir hilalin dolunaya dönüşünü düşünün. Önce hilal, sanki gözümüzün önünde bir kıvılcım gibi. Sonra sevgili yokken bir onu içimizde büyütürüz. Kimlik biçeriz, kişilik biçeriz. O şöyle yürür, şöyle konuşur, kahveyi şöyle içer deriz. Hilal gittikçe büyür, yarım ay olur sonra büyür dolunay olur. O anda, farzedelim ki evleniriz sevdiğimizle. Yani, aşk gerçeğiyle örtüşür. Sonra sorular başlar. Kadın, "sen benim sevdiğim adam değilmişsin", erkek de "sen benim sevdiğim kadın değilmişsin" demeye başlar. Çünkü aşk bir kişiliktir ve karşı taraftakini ilgilendirmez. Atilla İlhan bu yüzden, "ne kadınlar sevdim zaten yoktular" der. Biz kadınlar severiz, düşünürüz, onları konuştururuz, giydiririz..
Maşuk uğruna ölmek, aşkı ispatlar mı?
Aşkın ispatı için can vermek en kolay yoldur. Dirilip tekrar can verebilecek, yani aşkı için hergün ölmeyi göze alabilecek olan ise gerçek âşıktır.
Aşk'a âşık olan da âşık mıdır?
Evet, Fuzuli mesela. O, aşkın bizatihi kendisine âşıktır. Âşıklık tekil olunca zihinde büyütülen sevgilinin illa ki mücessem, ete kemiğe bürünmüş bir varlık olması şart değildir. O zaman aşkın kendisi gelip sevgili olur. O varlık cemal-i mutlak olarak kainatı kuşatır.
Peki, aşk bir teslimiyet midir?
Evet, teslimiyettir ve hiçbir şekilde soru sormamaktır.
Vahiy aşkı nasıl anlatır?
Kur'an-ı Kerim'de aşk kelimesi geçmiyor. Muhabbet, Habibullah geçiyor. Aşk, muhabbeti kucaklayan ve onun çoğaltılmasını sağlayan bir şey olarak karşımıza çıkıyor. Hiçbir kutsal kitapta, hadiste yasaklanmış değil. Çünkü, dünya onun üzerinde dönüyor. Allah kendisini bilmemiz için, bize aşkı veriyor.
O zaman... Aşk'ı kalbimize Allah mı ilham eder?
Tabiî bu bir ilhamdır. Mutlak güzellik de o olduğuna göre neye âşık olursak olalım onun da çıkış noktası ve yükseliş derecesi Allah'tadır. Onun güzelliğinden bir nebzeyiz. Güneşe göre zerre, denize göre damla gibi.
Aşk tazelenir mi?
Sevgili her daim, aşıkını sınar. Bazen bir söz, bazen bir hareket bazen de bir "seni seviyorum" ile aşk tazelenir. Güzel söz, sadece güzel söz.
Ne zaman, aşk nefrete dönüşür?
Nefret aşkın bir parçasıdır. Çünkü, aşk acıyla son bulur her zaman. Aşkın gıdası acıdır. Çok evlilik öncesinde mutluluk tüketildiği için, evlilikte sonra sadece acı kalır. En nihai acı ayrılıktır ve o da bazen nefrete dönüşür. Nefret, bütün değerlerin alt üst olduğunu ve aldatıldığınızı hissettirir.
Ve, o vakit aşk intikamla mı tanışır?
Eğer gerçekten aşk varsa asla intikam yoktur. Çünkü aşk, uğrunda ölseniz bile intikam almamaktadır. Nef'i "Zapt-ı ah eylemedir âşıka evvel çare. Ben ise âhsız aram edemem. Âh medet" der. Sevgilinin yaptıklarından dolayı beddua edemezsiniz, onun hakkında kötü bir şey düşünemezsiniz bile.
Gelelim dünyevi aşk'a. Oradan da uhrevi aşk'a...
Bazı mutasavvıflar "dünyevi aşk ilahi aşkın giriş kapısıdır" derler. Yani, önce Leyla sonra Mevla biçiminde.. Hep tartışılmıştır bu. Hep de tartışılacak. Emri'nin şöyle bir beyiti vardır:
Sufi mecaz anladı yâre muhabbetim
Âlemde kimse bilmedi gitdi hakikatim (Sofu benim sevgiliye olan aşkımı ilahi aşk zannetti. Oysa gerçeğimi kimse bilmedi) Yani, şair komşu kızına aşık. İkisi de ah ettiriyorsa Leyla'dan Mevla''ya geçmek de mümkündür.
İlahi aşk avdet ettiğinde, dünyevi aşk pılıyı pırtıyı toplar gider mi?
Hayır. Hayır, hayır, hayır. Beşerdeki aşkın bizi götüreceği yer İlahi aşk ise, İlahi aşkın galebe çalması ile beşere haksızlık edilmiş olmaz. Sevdiğiniz insandan sıçrayıp yükseldiğinde dönüp ona bir daha bakmıyorsanız, İlahi aşk zaten olmayacaktır.
Ama bazen aşk tacı tahtı da terkettiryor...
Evet, İbrahim Ethem gibi. Çünkü, dünya sultanı olmak, dünyalıktır. Gönül sultanı olmak uhralıktır. Aşk sınıf farkını da yok eder. Türk filmleri boşuna değildir.
Aşk'ın, aşkın noktasında yana yana, döne döne yok olmak mı var?
Pervane ile mumun hikayesi. Aşkı anlatan en güzel örnek budur. Pervane ışığın etrafında dönen gece kelebeğidir. Işığa âşıktır o kelebek. Bu öyle bir aşk ki sevgilisinin etrafından hiç ayrılamaz, gittikçe çapı daraltarak döner. Döndükçe çember daralır, daraldıkça şevki artar. Hızlanır ve kucaklamak ister. Artık o cezbeden kurtulamaz. Bülbülün gül karşısında şeydalanması gibi. Öyle bir an gelir ki, o pervane sevgilisini kucaklamak ister ve kendisini bütün hızıyla alevin koynuna atar ve yanar.
Ondan sonra da mumun aşk'ı tezahür ediyor, değil mi?
Mum, içindeki can ipliğini yakmaya başlıyor. Gözlerinden yaşlar akıyor ve vücudu eriyor. O eridikçe gözlerinden akan yaşlar ayaklarının altında denizler oluşturur. Veee bir müddet sonra, can ipliği yanmaktan, vücudu erimekten bitap halde, kendi gözyaşlarında boğulur. Aşk, ikisini de mahvediyor. Ötesi var mı artık...
Aşkı hayatın bir yerinde bulmak insanın kaderi midir?
Biz aşkı arayan gözle bakarsak aşkı buluruz. Aşk bizi bulmuşa işte o kaderdir.
Peki, bir kitabı var mıdır aşk'ın?
Pekçok kitabı yazıldı. Mesela, Divan şairleri hep aşkın kitabını yazdılar. Ama hiç kimse bir formül getiremedi. Bu bakımdan aşkın kitabı yalan. Herkese göre bir aşk kitabı var. Benim aşkımın da senin aşkının da kitabı yazılamadı daha.
Aşk'ın iksirini imal etmek mümkün olsaydı, hekimler onun içine önce neyi katarlardı?
Herhalde nur'dan yapılırdı. Ama onu döveceğimiz havana üç tutam acı, üç tutam muhabbet ve daha neler neler, katardık kimbilir.
|
|
Yorum
(2) ::
Yorum yaz! ::
Bağlantı
|
10/11/2008 - Mustafa Kemal Atatürk
1 Kasım 1938' deki TBMM' nin açılışına hastalığı yüzünden katılamadı. Atatürk' e onbeş gün kadar son rahat günlerini yaşama olanağını veren hastalık, tekrar normal seyrinden çıkarak yeni bir krizle şiddetlendi. Ardından korkulan son bütün acıyla geldi. Büyük Komutan, Devlet Adamı, Devrimci ve Büyük İnsan, 10 Kasım 1938 Perşembe günü saat 09.05' te ölümlü yaşama veda etti. Bu kara haber Türk Milletini büyük bir yasa boğdu. 16 Kasım 1938' de tabutu, Türk Bayrağıyla örtülü bir katafalk üzerinde Dolmabahçe Sarayı' nın büyük tören salonuna konuldu ve halkın ziyaretine açıldı. Bütün İstanbul halkı büyük kurtarıcısına son görevi yapmak için Saraya koştu. 19 Kasım 1938 Cumartesi günü sabahı, Dolmabahçe Sarayı Tören Salonunda cenaze namazı kılındı. Cenaze alayı İstanbul halkının gözyaşları arasından geçerek Gülhane Parkı' na geldi. Tabut bir torpidoya alınarak, Yavuz Zırhlısı' na nakledildi. Izmit' te özel bir trene konulan cenaze, yol boyunca Ata 'lar1 Kasım 1938' deki TBMM' nin açılışına hastalığı yüzünden katılamadı. Atatürk' e onbeş gün kadar son rahat günlerini yaşama olanağını veren hastalık, tekrar normal seyrinden çıkarak yeni bir krizle şiddetlendi. Ardından korkulan son bütün acıyla geldi. Büyük Komutan, Devlet Adamı, Devrimci ve Büyük İnsan, 10 Kasım 1938 Perşembe günü saat 09.05' te ölümlü yaşama veda etti. Bu kara haber Türk Milletini büyük bir yasa boğdu. 16 Kasım 1938' de tabutu, Türk Bayrağıyla örtülü bir katafalk üzerinde Dolmabahçe Sarayı' nın büyük tören salonuna konuldu ve halkın ziyaretine açıldı. Bütün İstanbul halkı büyük kurtarıcısına son görevi yapmak için Saraya koştu. 19 Kasım 1938 Cumartesi günü sabahı, Dolmabahçe Sarayı Tören Salonunda cenaze namazı kılındı. Cenaze alayı İstanbul halkının gözyaşları arasından geçerek Gülhane Parkı' na geldi. Tabut bir torpidoya alınarak, Yavuz Zırhlısı' na nakledildi. Izmit' te özel bir trene konulan cenaze, yol boyunca Ata 'larına son saygısını gösteren halkın yüreklerinde derin sızılar bırakarak 20 Kasım 1938 Pazar günü Ankara' ya götürüldü. Atatürk' ün tabutu Büyük Millet Meclisi önünde hazırlanan katafalka yerleştirildi. Başta Cumhurbaşkanı olmak üzere, bütün Ankara halkı katafalkın önünden saygıyla eğilerek geçti. 21 Kasım 1938 Pazartesi günü hafif yağan bir yağmur altında tören başladı. Oniki milletvekili cenazeyi top arabasına yerleştirdi. Oniki general top arabasının iki yanında nöbete durdu. Başta yabancı Devletlerin yolladıkları askeri birlikler olmak üzere, törene katılan birlikler Türk Milleti' nin kurtarıcısı ve Türkiye Cumhuriyeti' nin kurucusu büyük Atatürk' ü selamlayarak geçtiler. Cenazeyi taşıyan top arabasının arkasında en büyüğünden, en küçüğüne kadar bütün Türk Milleti vardı. Atatürk' e geçici kabir olarak ayrılan Etnografya Müzesi' ne götürülen tabut, hazırlanan mermer lahdine yerleştirildi. Atatürk' ün naaşı Anıtkabir yapılıncaya dek on beş sene bu geçici kabirde kaldı. 10 Kasım 1953' te büyük bir merasimle ebedi istirahat yeri olan Anıtabir' e nakledildi. O, Türk' ün tarihinde ve gönlünde ebediyen yaşayacaktır. | ına son saygısını gösteren halkın yüreklerinde derin sızılar bırakarak 20 Kasım 1938 Pazar günü Ankara' ya götürüldü. Atatürk' ün tabutu Büyük Millet Meclisi önünde hazırlanan katafalka yerleştirildi. Başta Cumhurbaşkanı olmak üzere, bütün Ankara halkı katafalkın önünden saygıyla eğilerek geçti. 21 Kasım 1938 Pazartesi günü hafif yağan bir yağmur altında tören başladı. Oniki milletvekili cenazeyi top arabasına yerleştirdi. Oniki general top arabasının iki yanında nöbete durdu. Başta yabancı Devletlerin yolladıkları askeri birlikler olmak üzere, törene katılan birlikler Türk Milleti' nin kurtarıcısı ve Türkiye Cumhuriyeti' nin kurucusu büyük Atatürk' ü selamlayarak geçtiler. Cenazeyi taşıyan top arabasının arkasında en büyüğünden, en küçüğüne kadar bütün Türk Milleti vardı. Atatürk' e geçici kabir olarak ayrılan Etnografya Müzesi' ne götürülen tabut, hazırlanan mermer lahdine yerleştirildi. Atatürk' ün naaşı Anıtkabir yapılıncaya dek on beş sene bu geçici kabirde kaldı. 10 Kasım 1953' te büyük bir merasimle ebedi istirahat yeri olan Anıtabir' e nakledildi. O, Türk' ün tarihinde ve gönlünde ebediyen yaşayacaktır.
|
|
Yorum
(0) ::
Yorum yaz! ::
Bağlantı
|
6/10/2008 - Annelerimizden öğrendiklerimiz..
İyi yapılmış bir işi takdir etmeyi: “Bana bakın, gidin birbirinizi dışarda gebertin, evi daha yeni temizledim…!!!” Duaların Gücünü: “Yat kalk dua et ki baban müzik setinin bozulduğunu farketmedi…” Zamana karşı yarışmayı: “O oyuncaklarını topla yoksa bi tekme attığım gibi hepsini karşı sahilden toplarsın..” Mantıklı Düşünmeyi; “Ben öyle diyorsam öyledir…!!!” İleri görüşlü olmayı: “Çıkmadan önce temiz bi çamaşır giy.. yolda Allah korusun başına birşey gelir kirli çamaşırla etrafa rezil olursun.” Hayatın trajikomik yanlarını: “Sen daha orda gülmeye devam et, birazdan ben seni tam güldürecem….” Hayatın çelişkilerle dolu olduğunu: “Kapa çeneni ve çorbanı iç ..!!” Dayanıklı olmayı: ” O ıspanak bitene kadar sofradan kalkmak YOK..!!!” Hava raporu tahmini yapmayı : “Şu dağınıklığa bak… yabancı biri görse odanın ortasından kasırga geçmiş sanır…” Abartmayı: “Sana 500 bin defa söyledim kirli ayakkabılarınla içeri girme diye…!!” Davranış Psikolojisini: “Babana çekeceğine biraz bana çekseydin noolurdu ?…” Olağanüstü durumlara hazırlıklı olmayı: “Dinleme bakalım anne sözü dinlemee…!!! ‘Kafana meteor düşecek kenara çekil” diye bağırsam onu bile dinlemezsin di mi……!!!!” Kıskanmayı: “Dünyada senin annen baban gibi mükemmel bi aileye sahip olmayan, kac milyon çocuk var biliyor musun…” Sabırlı olmayı; “Baban eve gelsin, sen görürsün” Hakkımızı alacağımızı; “Eve vardığımızda ben bilirim sana yapacağımı” Diyalog kurmayı; “Sana bir şey sorduğumda cevap ver…!!” “Ne söyleyeyim anne?” “Sus!! Bana cevap verme!!!” Tıp bilgilerini: “Gözlerini şaşı yaparken bir gün öyle kalıvereceksin” Olgun olmayı; “Bu tabağın hepsini bitirmezsen asla büyüyemezsin.” Genetik bilgileri; “Sen de o lanet olası babana çektin.” Bilgeliği; “Benim yaşıma gel de anlarsın o zaman.” VE …..Adaleti; “Bir gün senin de çocukların olacak.. inşallah onlar da sana senin şimdi bana yaptıklarını yaparlar…”
|
|
Yorum
(3) ::
Yorum yaz! ::
Bağlantı
|
22/5/2008 - Osmanlı Tarihi'nde İlkler
Osmanlı Tarihi'nde İlkler

İlk Osmanlı padişahı Osman Bey’dir.
Osmanlı’da ilk parayı bastıran OSMAN BEY’dir. Osmanlıların ilk başkenti Söğüt’tür. Bizans’la yapılan ilk savaş Koyulhisar Savaşı’dır. (1302) . Osmanlılarda ilk defa beylikten devlete geçiş Orhan Bey zamanında olmuştur. Osmanlılarda ilk olarak “Sultan” unvanını kullanan I. Murat’tır. Mangır denilen ilk Osmanlı parasını (bakır) Osman Bey bastırmıştır. Sikke adı verilen ilk Osmanlı parasını (gümüş) Orhan Gazi tarafından bastırılmıştır.(1327) İlk Divan Teşkilâtı Orhan Bey tarafından kuruldu. İlk Osmanlı Vezirlik sistemi Orhan Bey zamanında kuruldu. İlk Osmanlı Veziri Alaaddin Paşa’dır. İlk Osmanlı kadısı Karacahisar’a tayin edilen Karamanlı Dursun Fakih’tir. İlk vakfı Orhan Bey kurdu. İlk düzenli ordu Orhan Bey tarafından kuruldu. İlk medrese İznik’te Orhan Bey tarafından kuruldu. Osmanlılarda ilk Kaptan-ı Derya Baltaoğlu Süleyman Bey’dir. . Osmanlılar’ın Rumeli’deki ilk üssü Çimpe Kalesi’dir. (1353) Osmanlılara katılan ilk beylik Karesioğularıdır. (1354) Osmanlılar Haçlılarla ilk defa Sırpsındığı Savaşı’nda karşılaştılar. (1364) Karamanoğulları ile ilk savaşı I. Murat yaptı.
Osmanlı’da ilk KAPTAN-I DERYA,Baltaoğlu Süleyman’dır. Topçu Ocağı ilk defa I. Murat zamanında kuruldu. Top ilk defa sesi ile düşmanı korkutmak amacıyla I. Kosova Savaşı’nda kullanıldı. (1389) Savaş alanında şehit düşen ilk Osmanlı Padişahı I. Murat’tır.(1389) Osmallılar’a Orta Avrupa’nın kapıları ilk defa Niğbolu Zaferi ile açıldı.(1396) İlk Acemi Ocağı I. Murat zamanında Çandarlı Halil Paşa tarafından kuruldu. (Devşirme Sistemi) İlk malî düzenlemeler I.Murat döneminde yapılmıştır. (Çandarlı Halil ve Kara Rüstem Paşa) İlk defa para ile toprak I. Murat döneminde Hamitoğullarından alınmıştır. İlk defa çeyiz olarak toprak I. Murat döneminde alınmıştır. (Kütahya, Simav, Emet) Osmanlı tarihinde İstanbul ilk defa Yıldırım Bayezid tarafından kuşatıldı.1391 İstanbul’un kuşatılmasında yapılan ilk hisar Anadolu (Güzelce) Hisarı’dır. Anadolu Türk birliği ilk defa Osmanlı Tarihi’nde ilk defa Yıldırım Bayezid tarafından sağlanmıştır. Anadolu’da Türk birliği Osmanlı Tarihi’nde ilk defa Ankara Savaşı’ndan sonra bozuldu. (1402) Osmanlılarda ilk taht kavgaları Fetret Devri’nde (1402-1413) olmuştur. İlk deniz savaşı Çelebi Mehmet zamanında Venediklilerle yapılmıştır.(1416) Osmanlı Devleti’nde Fetret Devri’nden sonra birliği sağlayan ve ikinci kurucusu Çelebi Mehmet’tir. Osmanlılarda ilk ciddi isyan Şeyh Bedrettin isyanıdır. İlk Cülus Bahşişi askerlere Çelebi Mehmet zamanında dağıtılmıştır. Kendi isteğiyle tahttan inen ilk padişah II. Murat’tır.
İlk Osmanlı Kanunları FATİH KANUNNAMESİ’dir.
Osmanlılara Orta Avrupa Kapıları ilk kez NİĞBOLU ZAFERİ ile açıldı.1396 Balkanlarda yapılan ilk anlaşma Edirne-Segedin Anlaşması’dır. Osmanlı, Balkanlarda Edirne-Segedin Anlaşması ile ilk kez sınır belirlemiştir. Tuna Nehri. İlk kez Osmanlı tahtına iki kez çıkan padişah II. Murat, son kez çıkan II. Mustafa’dır. Kosova Savaşı’ndan sonra Avrupalılar ilk kez Osmanlıları Balkanlardan atamayacaklarını anlamışlardır. Sipahi örgütü ilk kez Orhan Gazi döneminde kuruldu.
Osmanlı’nın ilk kaybettiği beylik ERDEL BEYLİĞİ’dir.
Ulufe alım-satımı ilk defa I.ABDÜLHAMİT tarafından yasaklandı.
İngilizlere kapitülasyonlar,ilk defa 1838 de Balta Limanı Antlaşmasıyla verildi.
İlk Nüfus sayımı 1831 de II.Mahmut zamanında yaptırıldı.
Tımar,zeamet,müsadere ilk defa II.Mahmut zamanında kaldırıldı.
Osmanlı Devleti ilk defa Paris Antlaşmasıyla Avrupa devleti sayıldı.1856
Osmanlı’daki azınlıklardan Sırplara,1812 de Bükreş Antlaşmasıyla ilk hak verildi.
Askeri alanda ilk ıslahatı I.MAHMUT yaptı.(1731 Kara Mühendishanesini açtı)
Osmanlı Devleti’nin Rusya ile ilk imzaladağı anlaşma 1700 İstanbul antlaşmasıdır. Osmanlı Devleti'nin ilk halifesi Yavuz Sultan Selim'dir. Osmanlı Devleti'nde ilk tershane Yıldırım Bayezid devrinde Gelibolu'da oluşturulmuştur. Balkanlar II. Kosova Savaşı ile ilk kez Türk yurdu olmuştur. Osmanlı Devleti'nde ekberiyet sistemi ilk defa I.Ahmet devrinde uygulanmıştır. İlk bütçe Tarhuncu Ahmet Paşa tarafından düzenlenmiştir. Osmanlı Devleti'nde ilk divan Orhan Bey döneminde kurulmuştur. Osmanlı Devleti'nin toprak kaybettiği ilk antlaşma Karlofça'dır. İlk anayasamız 1876'daki I.Meşrutiyet Anayasasıdır. Osmanlı Devleti ilk deniz savaşı Venediklerle yapmıştır. Osmanlı Devleti ilk borcu Kırım Savaşı sırasında İngiltere'den almıştır. Şehid edilen ilk Osmanlı padişahı Genç Osman'dır. İlk altın parayı Fatih Sultan Mehmet bastırmıştır. Osmanlı Devleti, uçağı ilk kez Birinci Dünya Savaşı’nda kullanmıştır. İlk kez Rumeli’ye geçiş Çimpe Kale'sinin alınmasıyla gerçekleşmiştir. Fransız İhtilali sonrası çıkan ilk isyan, Sırp isyanıdır. Osmanlıda ilk posta teşkilatı Lale Devrinde kuruldu. Osmanlıda ilk itfaiye teşkilatı Lale Devrinde kuruldu Matbaa ülkemize ilk kez Lale Devrinde gelmiştir. İlk kumaş fabrikası Lale Devrinde İstanbul'da açıldı. Osman Bey’in ilk askeri anlaşması 1306 yılında Ulubad Tekfuru ile yapılan anlaşmadır. İlk fethedilen ada, 1308 yılında alınan İmralı Adası’dır. Bizans’la yapılan İlk barış anlaşması, 1330 yılında Orhan Gazi ile Bizans İmparatoru III. Andronikos arasında imzalanmıştır. İstanbul’a defnedilen ilk padişah Fatih Sultan Mehmed’dir. Fethin sembolü olan Ayasofya da ilk Cuma Namazı fetihten üç gün sonra 1 Haziran 1453 günü Akşemseddin tarafından kıldırılmış olup cemaat arasında Fatih ve onun şanlı askerleri hazır bulunmuşlardır. Fatih Sultan Mehmed tarafından İstanbul’a tayin edilen ilk vali Karıştıran Süleyman Bey’dir. İlk İstanbul Kadısı Hızır Bey Çelebi olup; bugünkü Kadıköy semti ona tahsis edildiği için bu adı almıştır. İstanbul da öldürülen ilk padişah, "Genç Osman" adıyla bilinen İkinci Osman dır. Osmanlılarda ilk matbaa, Üçüncü Ahmed zamanında ve 1727 yılında faaliyete geçen İbrahim Müteferrika Matbaası’dır. İlk vapur, İkinci Mahmud zamanında ve 1827 yılında satın alınmış olup halk arasında "Buğu gemisi" adıyla anılmıştır. İlk kıyafet kanunu 3 Mart 1829 yılında ve İkinci Mahmud zamanında yayınlanmıştır. Bu kanuna göre sarık ve cüppe ilmiye sınıfına ayrılmış olup devlet memurlarının fes, setre, pantolon ve kaput giymeleri kararlaştırılmıştır. İlk gazete yine İkinci Mahmud döneminde ve 1 Kasım 1831 Salı günü yayınlanan Takvim-i Vakayi dir. Osmanlı tarihinde ilk borçlanma Sultan Mecid döneminde ve 1855 yılında olmuştur. 28 Haziran Perşembe günü Londra da imzalanan anlaşma ile İngiltere ve Fransa dan beş milyon İngiliz altını borç alınmıştır. Türkiye’de ilk telgraf da yine Sultan Abdülmecid döneminde kurulmuş, 9 Eylül 1855 Pazar günü faaliyete geçmiştir. Avrupa seyahatine çıkan ilk ve tek Osmanlı Padişahı Sultan Abdülaziz’dir 21 Haziran 1867 tarihinde başlayan bu yolculuk 44 gün sürmüştür. Türkiye’nin yurt dışında katıldığı ilk sergi 1851 yılında Londra’da düzenlenen Tarım ve Sanayi Ürünleri Sergisi’dir. Türkiye de ilk sergi ise 27 Şubat 1863 tarihinde Sultanahmet Meydanı’nda Sultan Abdülaziz’in de katıldığı bir törenle açılan "Sergi-i Osmani"dir. İstanbul a ilk tünel yine Sultan Abdülaziz zamanında Fransız Mühendis Emile Gavand tarafından yapıldı ve bu tünel 17 Ocak 1874 günü hizmete girdi. Dünyanın üçüncü yeraltı treni olan bu tünel 575 metre uzunluğunda ve 7 metre genişliğindedir. Türkiye’de Meşrutiyet’in ilk ilanı, 23 Aralık 1876 (Sultan II. Abdülhamid). İlk olarak Sultan II. Abdülhamid döneminde açılan okullar: Mekteb-i Hukuk-i Şâhâne (Hukuk), Mekteb-i Tıbbiye-i Şâhâne (Tıp), Mekteb-i Mülkiye-i Şâhâne (Siyasal Bilgiler), Mekteb-i Şâhâne Hendese-i Mülkiye (Teknik Üniversite), Halkalı Yüksek Ziraat Mektebi, Orman ve Madenler Mektebi. Haydarpaşa - İzmit - Ankara demiryolu ilk olarak 1888 yılında II. Abdülhamid in Almanya’dan aldığı malî destekle gerçekleştirildi. Ankara - Bağdat demiryolu hattının yapımına girişildi. İlk Boğaziçi Köprü Projesi de Sultan II. Abdülhamid döneminde yapıldı. 1900 yılında, Anadoluhisarı ile Rumeli Hisarı arasında bir köprü kurulması için Bosphorus Railroad Company adlı şirket çalışmalara başladı. Köprü üzerine demiryolu döşenmesi de planlanmıştı. Böylece, Avrupa’dan kalkan bir tren Bağdat a kadar gidebilecekti. Ancak iç karışıklıklar ve Sultan Abdülhamid in tahttan indirilmesi o zaman için bu projenin gerçekleştirilmesine engel oldu.

|
|
Yorum
(1) ::
Yorum yaz! ::
Bağlantı
|
1/5/2008 - 19 Mayıs Atatürk'ü Anma ve Gençlik Spor Bayramı

80 yıl önce 19 Mayıs 1919; Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a ayak basması ile başlayan millî mücadeleyi başka bir ifade ile Erzurum, Sivas kongreleriyle kararlaştırılan ve 11 Ekim 1922 Mudanya Mütarekesi ile sonuçlanan Türk Kurtuluş Savaşı'nı hatırlatmaktadır. 1. Dünya Savaşı ile Kurtuluş Savaşı iç içe olup biri diğerinin devamı ve sonucudur. Kurtuluş Savaşı'nın amacı, tam bağımsız bir devlet kurmaktır. Tarihî literatür incelendiğinde görüleceği gibi (1, 2), sadece komutan değil, memleketin dertlerini dert edinen, bunlara çare arayan, cemiyetler toplayıp kararlar alan büyük önder Mustafa Kemal Paşa, arkadaşları olan Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, Ali Fethi Okyar, Kazım Karabekir ve sonradan katılan İsmet İnönü ile İstanbul'da sık sık toplanıp gelecekle ilgili kararlar almaya başlamışlardır. O sırada Samsun,Vezirköprü, Merzifon ve dolaylarında Rum Pontus Çetelerinin İslâm halkına saldırıları artmış, fakat itilaf devletleri durumu tam tersine algılayarak bölgedeki olayların sebebini Türklerin Hıristiyanlara saldırıları şeklinde göstermişlerdir. Samsun'un stratejik önemi büyüktür; hem doğal bir liman, hem de Karadeniz'in Anadolu'ya açılan kapısıdır. Toplumsal yapısı ise karışıktır. Bunun üzerine Hükümet, gereken tedbirleri alacak güvenilir birine ihtiyaç duymuştur. Damat Ferit Paşa kabinesi, o bölgeye değerli fakat kendi isteklerine göre davranacak bir komutan görevlendirilmesini istemektedir. O günkü bazı politikacılar da Mustafa Kemal Paşa'nın İstanbul'dan uzaklaştırılmasında kendi hesaplarına fayda görmüşlerdir. Padişaha bağlı sanılan Mustafa Kemal Paşa, yakın arkadaşlarının da yardımıyla ve akıllıca kurduğu iyi ilişkiler sonucu Padişah ve Hükümet tarafından 30Nisan 1919'da 9. Ordu müfettişliğine tayin edilmiştir. Anadolu'ya geçmek için bu görevi fırsat sayan Mustafa Kemal Paşa güvendiği 18 subay ile Bandırma vapuruyla 16 Mayıs 1919'da Samsun'a hareket eder. Anadolu'ya giderken kafasında iki düşünce vardır:Bağımsızlık ve özgürlük. Yani düşmanı yurttan atmak, kişisel egemenliğe (padişahlığa) son vermektir. Padişah Mustafa Kemal'in bağımsızlık düşüncesini bilir, hatta destekler. Ancak özgürlük, yani ulusal egemenlik düşüncesini bilmez. Zaten bunu öğrenir öğrenmez Mustafa Kemal'in görevine son verir. Samsun'a vardığı 19 Mayıs 1919 tarihinde,Mustafa Kemal Paşa için tarihî görev başlamış olur. 19 Mayıs 1919 Anadolu ve Türk ulusu için bir dönüm noktasıdır. Ulusal egemenliğe dayanan bir devlet kurmayı düşünen Mustafa Kemal Paşa, kuracağı devletin temel organlarını oluşturacak yeni meclisin toplanması çalışmalarını da başlatır. 20 Nisan 1920'de Ankara'da toplanan meclis TBMM adını alır ve Mustafa Kemal Paşa'yı başkanlığa seçer. TBMM'nin kurulması ile yeni bir hükümet ortaya çıkmış olur. Meclisin ilk amacı ülkenin kurtarılmasıdır. Meclisin çıkardığı bir yasa ile 16 Mart 1920'den itibaren Osmanlı İmparatorluğu ile yapılan tüm sözleşmeler yapılmamış kabul edilir ve yabancı devletler Ankara ile anlaşmak zorunda bırakılır. 13 Ekim 1923'deAnkara'nın başkent olmasıyla yurt içinde ve dışında saltanat yönetimine dönülemeyeceği yolunda ciddi bir mesaj verilmiş olur. Daha sonra 29 Ekim 1923'de, 1921 tarihli Anayasada yapılan değişikliklerle Cumhuriyet ilân edilir. Buna göre hakimiyetin kayıtsız şartsız milletin olduğu, idare şeklinin halkın kendi kaderini kendisinin tayin edeceği temeline dayandığı görüşü benimsenir.
19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı Gençlik ve spor bayramının başlangıcı şöyle anlatılabilir(3):Mustafa Kemal Atatürk'ün millî mücadeleye başlamak üzere 19 Mayıs 1919'da Samsun'a ayak bastığı günün yıldönümü; 20 Haziran 1938 tarih ve 3466 sayılı kanunla millî bayram olarak kabul edilmiştir. Her yıl 19 mayıs günü Türkiye'nin her yerinde beden eğitimi ve spor gösterileri yapılmaktadır. (Türkiye'de ilk beden eğitimi gösterisini 12 Mayıs 1916'da erkek öğretmen okulu öğrencileri yapmışlar, sonra erkek öğretmen okulu öğrencileri her yıl ve genellikle mayıs ayı içerisinde bu gösterileri tekrarlamayı bir gelenek hâline getirmişlerdir."Jimnastik şenlikleri", "mektepliler bayramı", "idman bayramı","Jimnastik bayramı" adı altında devam eden bu gösteriler zamanla bütün okullara yayılmıştır. Millî Eğitim Bakanlığı 1927'den sonra bu gösterilerin düzenlenmesini üzerine alarak her yıl mayıs ayının üçüncü haftasında Türkiye'nin çeşitli yörelerinde bu gösteriler yapılmaya başlanmıştır). 1938'de 19 mayıs gününün"gençlik ve spor bayramı" olarak kanunlaşmasından sonra bu gösteriler de resmî bayram gününe alınmış, bu bayram için"dağ başını duman almış" marşı, gençlik marşı olarak kabul edilmiştir. Atletlerin,Atatürk'ün millî mücadeleye başladığı Samsun'dan aldıkları toprağı, koşarak Ankara'ya ulaştırmasıyla sonuçlanan 19 mayıs koşusu da o tarihten beri yapılmaktadır. Millî Mücadele Hareketinin ve Cumhuriyetin Eğitime Yansıması Bilindiği gibi, Osmanlı eğitiminin temel kurumu medrese olup eğitim düzeni dine dayanmaktadır. Ayrıca, mahalle okulları ve saray okulları mevcuttur. Osmanlı yönetimi 18. yüzyılda; ilköğretimin zorunlu olması, orta okul, harbiye, tıbbiye gibi yüksek okulların açılması ve okulların sayıca artırılması gibi eğitim alanında bir takım yenilikler yapmıştır. Ancak, eğitim hiçbir zaman orta çağ kalıplarını aşamamış ve bilimsel düzeye ulaşamamıştır. Birlikte sürdürülen eski ve yeni eğitim kurumları, eğitimde kargaşa oluşturmuştur. Bu durumda Osmanlıdan devir alınan eğitim sistemi Cumhuriyetin ilkeleri ile bağdaşmamıştır. Millî mücadele hareketinin başarı ile sonuçlanması üzerine Türk toplumunu çağdaş medeniyet seviyesine ulaştırmak isteyen Atatürk, bu amacını gerçekleştirmek için köklü inkılâp hareketlerine başlamıştır. Yeni yönetim biçiminin, kendi eğitim düzenini kurma zorunluluğu ortaya çıkmıştır. Millî, lâik ve çağdaş bir toplumun millî bir eğitim ile gerçekleşebileceği düşüncesi ile 1921'de Ankara'da millî bir eğitim programı oluşturmak amacıyla Maarif Kongresi toplanmıştır. Cumhuriyet ile beraber Millî eğitimin amacı; millî egemenlik ve tam bağımsızlık ilkelerini benimsemiş, millî birlik ve bütünlüğe önem veren nesillerin yetiştirilmesi olarak benimsenmiştir. Bu durumda Millî Eğitimin çağdaş ve lâik özellikler taşıması için çalışılmış, temelinde kültür ve medeniyet değişimi yatan Atatürk ilke ve inkılâplarının dayandığı esasları Türk Millî Eğitim Politikasının da özünü oluşturmuştur. 14 Ağustos 1923'de TBMM'de okunan icra vekilleri heyeti programının Millî Eğitim bölümünde Atatürk'ün görüş ve direktifleri doğrultusunda eğitimde izlenecek politika şöyle belirlenmiştir (4): 1-Maarif siyaseti birlik esasına dayanacaktır. 2-Maarifin üç görevi; çocukların yetiştirilmesi, halkın eğitimi, millî güzidelerin yetiştirilmesidir. 3-Maarifin bu görevini yapması için gerekli vasıtalar temin edilecektir. 4- İlköğretim okulları ile orta okullara öğretmen ve ilköğretim müfettişi yetiştirmek için kız ve erkek orta öğretmen okulları açılacaktır. 5- Ülkenin belli yerlerine kız ve erkek öğretmen okulları, tam devreli liseler açılacaktır. 6-Bir beden eğitimi öğretmeni yetiştiren okul açılacaktır. 7-Kadınların eğitimine önem verilecek, bunun için kız ilk öğretmen okulları ve kız liseleri açılacaktır. Atatürk'ün farklı tarih ve yerlerde yaptığı şu konuşmalar; millî eğitimin yurdu işgal eden düşmandan kurtarmak için önemli olduğunun bir göstergesidir(5):"Dünyanın her yerinde öğretmenler toplumun en fedakâr ve saygıdeğer insanlarıdır". "Memleketimizi ve milletimizi gerçek hedef ve mutluluğa eriştirmek için iki orduya ihtiyaç vardır. Biri vatanın hayatını kurtaran asker ordusu, diğeri milletin istikbâlini yoğuran kültür ordusu". "Hükümetin en önemli ve esaslı görevi, eğitim meselesidir."'Milleti kurtaranlar, yalnız ve ancak öğretmenlerdir".Ayrıca, İsmet İnönü'nün de "ilköğretim sorunu, millet olmak sorunudur" sözleri eğitime verdikleri önemi göstermektedir. Günümüzle karşılaştırıldığında, Cumhuriyet'in başlangıç yıllarından(1920-1952), eğitimin lâik özellikler taşıması ve öğretmenin saygınlığının yüksek olduğu dönem olması bakımından da gururla bahsedilmektedir."Atatürk ve arkadaşlarının kurduğu Cumhuriyete yaptığı devrimlere sahip çıkan, koruyan idealist öğretmenler yetiştirilmişse bunun en önemli nedeni onları yetiştiren öğretim elemanlarının aynı niteliklere sahip olmalarıdır (6). Diğer taraftan"Cumhuriyetin ilk yıllarındaki o güzel eğitim atılımlarından sonra bugün nereden baksanız perişan Türk Millî Eğitimi biz eski öğretmenlerin yüreğini sızlatmaktadır. Eğitim düzenimiz neden bu hâle gelmiştir? Çünkü Atatürkçü çizgiden uzaklaşılıp, tam bağımsızlık ilkesi yitirilmiştir"(7). Bilindiği gibi Cumhuriyet döneminde eğitimde pek çok yol kat edilmiştir. 1924 yılında ABD'den Prof. John Dewey, 1925'de Almanya'dan Dr.Köhne, 1927'de Belçika'dan Dr.Omer Buyse davet edilip kurulacak yeni eğitim sistemi hakkında görüşleri alınmıştır. Özellikle John Dewey'nin "çocukların hayattaki ihtiyaçlarına uyum sağlayacak programlar ve öğretim yöntemleri" önerisi bugün de önemini korumaktadır. 1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat Kanunu, tekke ve zaviyelerin kapatılması, 1928'de okuma yazma seferberliği olarak başlayan ve halk eğitiminin başlangıcı olan halk dersaneleri, öğretmenlik mesleği ile ilgili kanunlar, karma eğitimin başlaması, harf inkılâbı, Türk Tarih Kurumu'nun kurulması, Türk Dil Kurumu'nun kurulması, köy okulları için öğretmen yetiştirilmesi, 1961 İlköğretim ve Eğitim Kanunu, 1739 Millî Eğitim Temel Kanunu, 2547 Sayılı Yüksek Öğretim Kanunu, 8Yıllık Zorunlu Temel Eğitim Kanunu, sınıf ve branş öğretmeni yetiştirilmesi çabaları Cumhuriyet döneminin temel taşlarındandır. Bu dönemde güzel sanatlara da önem verilmiş olup ilk iş olarak saraylar müze hâline getirilmiştir. Resim ve heykel müzesi kurulmuş, konservatuarın temeli atılmış, Türk tiyatrosunun gelişimine öncülük edilmiştir. Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne Cumhuriyet Hükümetleri, eğitimin, günün ihtiyaçlarına daha iyi cevap verebilmesi için eğitim sistemine daima önem vermişlerdir. Ancak her ülkede olduğu gibi, bizde de bir takım sorunlar yaşanmış olması da kaçınılmazdır. Belli başlı sorun alanları şöyle sıralanabilir:Yetersiz finansman, merkeziyetçilik, kalabalık sınıflar, eğitim personelinin yetiştirilmesi sorunu, öğrencinin ilgi ve yeteneğine göre öğrenci merkezli eğitim sisteminin kurulamamış olması, hızlı nüfus artışı ve süreklilik ilkesinin olmamasıdır. "Sürekliliğin değişim kadar hatta bazen değişimden daha çok etkili olduğu genel kabul görmektedir" (8). Diğer bir sorun "öğretmen ögesinin eğitim sisteminin en başat insan kaynağı girdisi olarak değerlendirilmesidir. Eğitim yöneticileri ile deneticileri her zaman eğitim politikalarını belirleyenlerin ilgi alanlarının dışında kalmıştır. Bugüne kadar öğretmen yetiştirmeye yoğunlaşan ilgi ve önceliklerin okul yöneticisi yetiştirme üzerinde yoğunlaştırılması, öğretmen yetiştirmede daha köktenci bir tutum olacaktır. Seçkin öğretmenlerin il, ilçe millî eğitim müdürlükleri ve okullarda yöneticilik statüsü ile uzmanlık alanları dışında çalıştırılmaları doğru değildir" (9). SONUÇ Yukarıda da bahsedildiği gibi, eğitim sorunu Cumhuriyet sonrası büyük önem kazanmıştır. Bugün de ülkemizde en çok tartışılan konuların başında, çocuklarımıza sunulan eğitim niteliği gelmektedir. Haklı nedenlerle eğitimde sürekli olarak, Cumhuriyetin ilk yıllarına bir özlem, bugüne eleştiri söz konusudur. Ancak önemli olan bir an önce geçmişten ders alıp, geleceğin ışığında bugünü plânlayabilmektir. Bu bağlamda büyük önder Atatürk'ün millî, ilmî, demokratik ve en önemlisi lâik eğitim anlayışına yaraşır şekilde daha sorunsuz bir eğitim sistemi için aşağıdaki öneriler sunulmuştur: 1-Yönetici, öğretmen, veli, öğrenci etkileşimi güçlendirilmelidir. 2.Okul yöneticisi ve öğretmen eğitiminde taviz verilmemelidir. 3.Aileyi eğitmeden çocuğu eğitmenin mümkün olamayacağı düşüncesi ile, aileler için eğitim programları düzenlenmelidir. 4.Ezber eğitimden kaçınmalı, her tür ve düzeydeki okulda düşünme becerisi geliştirilmeli, başka bir ifade ile beynin bilgilerin seçimi, denetlenmesi, ilişkilendirilmesi, yeniden üretilmesi için bir makine gibi çalışması sağlanmalıdır(10). Düşünce becerisi kazanmada eksikliğin en temel nedeni; eğitimciler tarafından fırsat verilmemiş olmasıdır(11). 5.Eğitim faaliyetleri öğrenci merkezli olmalıdır. 6. Eğitimde amaç öğretmek değil, eğitmek olmalı, kazanılmış bilgi davranış olarak gösterilmelidir. 7.İstihdamda yerel yönetimlere yetki ve sorumluluk verilmeli, böylece haksız dağılım önlenip, yerel şartlara göre daha çok ücret ödeme imkânı oluşturulmalıdır(12). 8. Eğitim çalışanları personel yasası çıkarılmalıdır. 9.Nüfus artış hızı azaltılmalıdır. 10. Eğitimde süreklilik ilkesi benimsenmelidir.
http://jaguar21.blogcu.com/14610831
|
|
Yorum
(0) ::
Yorum yaz! ::
Bağlantı
|
17/4/2008 - 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı
23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, TBMM ‘nin 23 Nisan 1920 günü kurulmasının onuruna, TBMM tarafından sadece Türk çocuklarına değil, bütün Dünya çocuklarına ithaf edilen, her yıl 23 Nisan günü kutlanan, Türkiye’nin milli bayramıdır. 23 Nisan, TBMM’nin açılışı ve dolayısıyla da halkın yönetime tam anlamıyla hakim olmasının ilk günü olduğu için ulusal egemenlik açısından da önemli bir anlam taşır.
23 Nisan Ulusal Egemenlik Ve Çocuk Bayramı İle İlgili Şiirler:
23 Nisan
Bugün sen de bayrağım, Daha şanlı dalgalan. Bugün büyük bayramım Bugün 23 Nisan.
Bugün başta talihim Ve milletim uyandı Ankara’nın bağrında Bir sönmez ateş yandı.
Aydınlattı yurdumu Dağıldı alev alev Bugün kalktı ayağa Uyuklayan koca dev.
Bugün bana Ata’mdan En büyük bir armağan. Bugün büyük bayramım Bugün 23 Nisan…
23 Nisan
Nasıl sevinmez insan? Bugün 23 Nisan. Bak süslenmiş dört bir yan Yaşasın 23 Nisan.
Millet meclisi kurduk Düşmanı yurttan kovduk Özgürlüğe kavuştuk Yaşasın 23 Nisan.
Egemenlik ulusun Sen bir Türk oğlusun. Yurdumuzu korursun Yaşasın 23 Nisan.
Bugün gençlik günüdür. Türklerin düğünüdür. Ulusumuzun ünüdür Yaşasın 23 Nisan.
Sami TUNCA
Tags: 23 nisan, 23 nisan ile ilgili yazılar, 23 nisan ile ilgili şiirler, 23 nisan yazıları, 23 nisan şiirleri
  
|
|
Yorum
(2) ::
Yorum yaz! ::
Bağlantı
|
|
|