20/3/2009 - Seçmece, Seç Al Bir Tanesi Bedava
Hayır işlemek isterken başına neler geldi.. Yaşlı, iyiliksever bir zatın başından geçen ibretlik bir olayın gülümseten öyküsü. İyilik yaptığını zannederken bir kargaşaya imza attığının farkında değildir oysa..
Büyük camilerden birinin avlusunda düzenlenen kitap fuarına gelen emekli öğretmen, aşırı fiyatlarından ötürü kitap alamayan öğrencileri görünce hayırlı bir iş yapmaya karar vermiş. Ve eşinden dostundan topladığı kitapları bedava dağıtmak için, onları bir masa üstüne sermiş. Daha sonra da, avludaki hattatlardan birine yazdırdığı, "Bedavadır, bir tane seçip alın" levhasını iliştirmiş kitapların yanına. On beş dakika içinde tüm kitaplar tükenmiş. Gençler birer tane seçip gitmişler. Tabi ona bol bol dua ederek... Öğretmen, içini ferahlatan bu işi fuar boyunca yapmaya karar vermiş ve namaz saati gelince câmiye girmiş. Ramazan olduğu için, içerisi ana baba günü gibiymiş. Öğretmen farz namazını eda ettikten sonra, bir de kaza kılıp çıkmış dışarı. Çıkmış ama, millet kapı ağzında mosmor. Merak edip sormuş ne olduğunu. Câminin müezzini, derinden bir ahhh!.. çekip: — “Sorma birader!.” demiş. “Bunca yıllık müezzinim, böyle bir şey görmedim. Câmiden belki yüz tane ayakkabı almışlar. Üstelik de en yeni olanları.” Emekli öğretmen, bir ayakkabının yarım maaşına denk olduğunu bildiği için, büyük bir acı duymuş bu olaydan. Bir "lâ havle" çekerek: — İnşallah bulurlar, diye atılmış. Rahatlarlar o zaman. Müezzin: — “Zannetmiyorum!.” demiş. Ama ayakkabılığın üzerine “Bedavadır, bir tane seçip alın” yazısını koyan adamı bulup dövdüklerinde, eminim ki rahatlayacaklardır.” Cüneyd Suavi
|
|
Yorum
(2) ::
Yorum yaz! ::
Bağlantı
|
7/9/2008 - Beklemek
BEKLEMEK
DURAĞA GELELİ YARIM SAAT OLMUŞTU. Beklemekten bacakları sızlamaya başladığından küçük mesafede gidip gelmeyi denedi. “Neden bu kadar gecikti? ” diye düşündü. Daha önce hiç bu kadar beklememişti. “Hep aynı saatte geliyorum” diyerek saatine bir daha baktı. Dörde geliyordu işte. Otobüs bozulmuş olmalıydı. Belki de lastiklerden biri patlamıştı. Yine de hiç bu kadar uzun süre beklediği olmamıştı. Yere oturup biraz dinlenmeye çalıştı. Karşısındaki yüksek binaları süzdü bir süre. Onlar bitince arkalarındaki binalara göz attı. Sonra altı şeritli yola takıldı bakışları. Yolda gidip gelen arabalar garip görünüyordu. Hiçbir yerde hiçbir zaman durmuyorlarmış gibi sürekli hareket hâlinde olduklarını varsaydı birden. İnsanı çileden çıkaracak derecede can sıkıcı bir ayrıntıydı bu. Herkes nereye gidiyordu böyle?
Otobüs hâlâ görünmüyordu ortalıkta. Birilerine sorsa iyi olacaktı ama görünürde birileri de yoktu. Bu duraktan bir tek kendisi biniyordu zaten. Daha önce başka bir yolcuyla da karşılaşmamıştı. Yolun karşısındaki gündüz vakti ışıkları yanıp sönen markete gidip sormayı geçirdi aklından, ama bu risk almak demekti. En az yirmi adım ilerideki yaya geçidine gitmek, ışığı beklemek, altı şeritli yolu geçmek, markete girip sormak, sonra geri dönmek çok uzun sürebilirdi ve bu süre içinde de otobüs gelip gidebilirdi. İşte o zaman iş işten geçerdi. Üstelik sorularına yanıt alacağı da kesin değildi. Markette karşılaşacağı kişinin buradaki duraktan habersiz olma ihtimâli bile vardı. “Pardon, anlayamadım. Durak mı dediniz? Nerede, hani? Daha önce hiç otobüse binmedim. Demek yolun tam karşısında bir durak var. İnanın hiç bilmiyordum. Kusura bakmayın size yardımcı olamayacağım. Ama isterseniz müşterilere sorabilirsiniz. Belki konuyla ilgisi olan çıkar...” Falan filan... Yarım saat sürme ihtimâli olabilecek bir duruma girmemeliydi. “Düşünmesi dahi tahammül edilir gibi değil” diye mırıldandı. Vazgeçti. Biraz daha beklemeliydi, nasılsa gelirdi. Hiç gelmediği olmamıştı, aslında geciktiği de hiç olmamıştı. Kesin önemli bir sorun çıkmıştı. Saat beşi geçiyordu işte. Beklemek korkunçtu. Berbat hissediyordu insan kendisini. Bunu ancak bekleyen anlayabilirdi. Hayatında hiç beklememiş olan bilemezdi. Çantasını başının altına koyup uzandı. Gökyüzünü gezindi bir süre. Berrak mavide dolanan beyaz öbekleri saydı. Ama hâla otobüs gelmemişti. “Ne olacak şimdi?” diye düşündü. Sağda solda, kaldırımda, bu tarafta, karşı tarafta hiç yürüyen insan yoktu. Kimse yürümeyi denemiyordu burada. Belki de bu yüzden otobüs gelmekten vazgeçmişti. Neden olmasındı. Mümkündü tabiî. “Ben varım ama, otobüs bunu çok iyi biliyor. Her gün aynı saatte burada bekliyorum” diye düşündü. Sanki biraz da öfkelenmişti. Düşüncesinden geçen kelimeler biraz sert vurgu yapmış gibi geldi ona. Sakinleşmeliydi. Şimdi bir otobüs yüzünden gerilmenin hiç sırası değildi. Dünya hâli. Her şey, her zaman yolunda gidecek diye bir kaide yoktu sonuçta. Ara sıra değişiklik yaşamanın tadına varmalıydı. Yine de biraz sıkıcıydı. Yani işin içinde beklemek olmasaydı belki keyifli olabilirdi ufak değişiklikler. Beklemenin sinirleri bozan tarafı ağır basıyordu. Gözlerini kapattı. Uyuyakaldığında arabalar hâlâ yolda akıyordu. Anlık rüyasında büyük beyaz bir otobüsü kovaladığını gördü. Dar sokaklardan geçerken otobüs çarpmamak için bir incelip bir kalınlaşıyor, bazen karşısına çıkanların üzerinden zıplıyordu. “Hiç böyle otobüs görmemiştim” diye düşündü. Arkasından koşarken bir yandan da ona sesleniyordu var gücüyle: “Hey dur! Beni almayı unuttun!” Ne çok bağırmıştı ki kısık sesini kendisi bile duyamamıştı. Çok zamandır otobüs önde o arkada bu vaziyette idiler demek ki. Birden şehir bitti. Yol bitti. Zemin bitti. Uçmaya başladılar. Neredeyse bir kelaynak ile çarpışıyordu. “Önüne baksana, uçmayı bilmiyorsan ne işin var burada? İn aşağıya!” diye çıkışan kelaynak ile konuşabilmeyi diledi bir an. Tam bir şey söyleyecekken otobüsün karanlığın içinde kaybolmak üzere olduğunu farketti. “Eyvah! Kaybedeceğim” diyerek uçuşunu hızlandırdı. Otobüs bir kara deliğin içine atlamıştı.
Yoldan hızla geçen itfaiye arabasının siren sesiyle korkuyla yerinde zıplayarak uyandığında önce nerede olduğunu anlayamadı. “Burası da neresi böyle? Ne işim var benim burada?” diye mırıldandı. Otobüs durağında olduğunu farkedince rüyasındaki otobüs hayâl meyal canlandı gözünde. Ayağa kalkıp çantasını sırtına aldı ve yürümeye başladı. “Hiçbir şeyi beklememeliyim” dedi. Bekleyerek kim bilir neleri kaçırmıştı. Bu kadar hızlı bir hayatta beklemek gerilemek demekti. Şimdi, nelerden geri kalmış olabileceğini kestirmeye çalışıyordu. Ama ne kadar düşünürse düşünsün bunu bilebilmesi mümkün değildi. Naz Ferniba
|
|
Yorum
(1) ::
Yorum yaz! ::
Bağlantı
|
17/8/2008 - Hakettin sen
İki sevgili varmış… Ve gün geliyor erkek olan vatani görevini yapmak üzere askere gidiyor. Kız bu arada başka bir arkadaşla işi bağlıyor. Ve askerde ki sevgilisine “Kusura bakma . Hayatıma bir başkası girdi. Sende ki fotoğrafımı gönderir misin lütfen” şeklinde bir mektup yazıyor. Asker çocuk çok üzülüyor. Ama kıza öyle bir şey yapması lazım ki askerlik güzel geçsin… Hemen bölükdeki tüm erkeklerden yanlarındaki manita, sözlü, kız arkadaş, sevgili resimlerini ödünç topluyor. Ve yanlış yapan kızın resmi de dahil olmak üzere hepsini bir zarfın içine koyup kıza gönderiyor. Küçük de bir not iliştiriyor mektuba… “Pardon ama senin hangisi olduğunu çıkaramadım. İçlerinden kendi fotoğrafını al ve gerisini lütfen geri yolla…”
|
|
Yorum
(2) ::
Yorum yaz! ::
Bağlantı
|
6/5/2008 - Ders alınacak bir öykü
Günlerden bir gün, köylerden birinde, adamın birinin eşeği, kuyunun birine düşmüş. Niye düşer, nasıl düşer sormayın. Eşek bu. Düşmüş işte. Belki kör bir kuyuydu, ağzı tahtayla kapatılmıştı belki, üzerine de toprak dökülmüştü. Zamanla tahta çürüdü, zayıfladı, toprakta biten otları yemek isteyen eşeğin ağırlığını çekemedi ve güm. Hayvancık saatlerce acı içinde kıvrandı, bağırdı kendi dilinde. Sesini duyan sahibi gelip baktı ki vaziyet kötü. Zavallı eşeği kuyunun dibinde melül mahzun bakınıyor. Üstelik yaralanmış. Karşılaştığı bu durumda kendini eşeği kadar zavallı hisseden adamcağız köylüleri yardıma çağırdı. Ne yapsak, ne etsek, nasıl çıkarsak soruları havada kaldı. Sonunda karar verildi ki kurtarmak için çalışmaya değmez. Tek çare, kuyuyu toprakla örtmek. Ellerine aldıkları küreklerle etraftan kuyunun içine toprak attılar. Zavallı hayvan, üzerine gelen toprakları, her seferinde silkinerek dibe döktü. Ayaklarının altına aldığı toprak sayesinde her an biraz daha yükseldi ve sonunda yukarıya kadar çıkmış oldu. Köylüler ağzı açık bakakaldı.
(Hayat, bazen bizim de üzerimize abanır.)
Toz toprakla örtmeye çalışanlar çok olur. Bunlarla baş etmenin tek yolu, yakınıp sızlanmak değil, düşünüp silkinmek ve kurtulmak, aydınlığa adım atmaktır.
Kör kuyuda olsak bile.
Yani buradan çıkaracağımız ders: Ne kadar acı çeksek ne kadar üzerimize gelinse bunlar bize acı verse bile bizim yükselmemizi sağlar.
|
|
Yorum
(1) ::
Yorum yaz! ::
Bağlantı
|
29/4/2008 - Gönül Bahçenize İyi Bakın
GÖnÜl BahÇenİze İyİ Bakın
Herkesin içinde sabırlı bir tohum gibi kendi kozasında saklı duran bir aşk yatar. Birgün bir güneş parlar, bir yağmur düşer ve tohumun çatlayıp çiçekler açtığını, ruhumuzun rengarenk bir ağaç gibi rüzgarlarla dansettiğini görürsünüz. Sonra ... O rüzgarlarla danseden çiçekler, bazen manasız kaprislerle, yanlış anlamalarla, hoyrat fırtınalarla örselenip, yeniden insan ruhuna dökülür ve bu kez acının tohumları olur aşkın çiçekleri. Zakkum yeşili çiçekler halinde büyüyüp, içinizi yakıp kavurur. Aşka lanet eder, unutmaya çalışır, acıyı öldürebilmek için aşkıda öldürmeye uğraşırsınız. Ve "unuttukça bir şeyler eksilir" sizden. Acıdan kurtulabilmek için eksilmeye bile razı gelirsiniz .Zamanla, hayatın geniş bir bahçe olduğunu, yalnızca sevincin yada yalnızca acının çiçeklerini değil, kaçınılmaz olarak hepsini birden içinde barındırdığını farkedersiniz. Çiçeklerin bir kısmından vazgeçmenin bahçenin bütününden vazgeçmek olduğunu anlar, bahçeyi bütünüyle seversiniz...
GÖNÜL BAHÇENİZE İYİ BAKIN. VE UNUTMAYIN SEVGİ ÇİÇEKLERİ GÖNÜL BAHÇENİZİN EN GÜZEL SÜSLERİDİR.
"SEVGİSİZ" KALMAMAK İÇİN, "SEVGİSİZ" BIRAKMAYIN!
|
|
Yorum
(yok) ::
Yorum yaz! ::
Bağlantı
|
27/4/2008 - GEL ARTIK!
GEL ARTIK!
Kırık kalemimin gözyaşlarıyla ıslandı yalnızlık şatomun duvarları. Kanayan yüreğimin kan kırmızısı ateşini giyerken yitik düşlerimin silueti; kanadı kırılmış bir kuşun resmini çizdi aşk aynasına Leonardo Da Vinci ruhum. Uzakları yakın et; gel artık!
Sensizliğin dayanılmaz karanlığında müebbet aşka mahkûm olmuş çilekeş kalbim sevda şarkılarının notalarını hücresinin duvarına yazdı, kanayan parmaklarıyla. Feryadı yükselirken mutsuzluktan şikâyet eden bestekâr gönlümün, umut sokağında yankılandı seni çağıran türkülerimin hazin nağmeleri. Uzakları yakın et; gel artık!
Yediği kurşunlardan paramparça olurken düşler atölyemin pencereleri, kırık camları süpüren bir çöpçünün ezikliğindeki çocukluğum saklambaç oynadı sonsuza dek prens ve prenses kahramanlarıyla. Uzakları yakın et; gel artık!
Zamanın ırak yalnızlığındaki ruhlar bulvarındayım. Hasret türküleri besteleyen kalbimin çığlıkları yankılanıyor çıkmaz sokakların kuytuluklarında. Unutulmuş şarkılar hatırına uzakları yakın et; gel artık!
“Neşeli Günler” filminin sıcak atmosferindeyim, eski turşucu dükkanlarının özlemiyle yanıp tutuşan ruhlara yarenlik ediyorum milenyum çağının yalnızlığında. Uzakları yakın et, gel artık!
Eski kitapların gizemi çekiyor kendine baharat kokulu kervansarayların loşluğundaki düşlerimi. Vuslatı özleyen hayallerim hatırına uzakları yakın et, gel artık!
Evrenin beyaz karanlığında derin uykuya dalmış ırak umutlar ülkesindeyim. Ücra düşlerim fethedilmeyi bekliyor. Uzakları yakın et, gel artık!
Sensiz geçen günlerin anlamsızlığını duyumsuyorum, tüm benliğimle. Uzakları yakın et, gel artık!"
Bilge TONYUKUK
|
|
Yorum
(yok) ::
Yorum yaz! ::
Bağlantı
|
14/4/2008 - ::.. Serçe ve Göçmen Kuş ::..

::.. Serçe ve Göçmen Kuş ::..
İhanetin adı göçmen bir kuşa verilmiş, Sadakatin adı ise bir serçeye göçmen kuş bütün bahar ve yaz boyunca küçük köyün üstünde uçmuş serçeyle beraber küçük sinekleri, kurtları yemişler kış yağmurlarıyla şaha kalkmış derelerden su içmişler masmavi gökyüzünde dans etmişler Çiçek açan ağaçlara konup, papatya tarlalarında gezmişler...Birbirlerine söz vermiş kuşlar; Ayrılmayacağız diye. Ama kış gelmiş, Göçmen kuş adına yakışanı yapmaya kararlıymış, Serçe ise her zamanki gibi sadık Ama sevgi de yabana atılmaz bir gerçek Ayrılık acı, ihanet kötüymüş serçe için Yaşamaksa önemli imiş göçmen için O baharların tatlı eğlencesiymiş sadece Gel demiş serçeye benle beraber Başka bir bahara uçalım Serçe ise burda bekleyelim demiş yeni baharı Ama kış acımasızdır demiş göçmen, Yaşayamayız burda, aç kalır üşürüz Serçe hayır demiş korunuruz kötülüklerinden kışın beraber Göçmen inanmamış serçeye hayır demiş gidelim. Serçe için gitmek nasıl bir ihanetse yaşadığı yere Kalmakta aynı şekilde ihanetmiş sevgiliye Ve karar vermiş sevgiyi seçmiş Uçacakmış yeni bir bahara... Göçmen ve serçe çıkmışlar yola, Ama serçe zayıfmış, onun kanatları uzun uçuşlar için değil. Dayanamayacakmış bu yola Oysa göçmenin kanatları güçlüymüş Çünkü o hep kaçarmış kışlardan Hep gidermiş zorluklarından kışın yeni baharlara Bir fırtına yaklaşıyormuş. Göçmen hızlı gidiyormuş fırtınadan, yakalanmayacakmış Ama serçe iyice zayıf kalmış, yavaşlamaya başlamış Göçmene duralım demiş artık.Biraz dinlenelim Göçmen itiraz etmiş, fırtına demiş, ölürüz. Serçe çok fırtına görmüş, kurtuluruz demiş. Ama göçmen yürü demiş serçeye birazdan okyanuslara varacağız Serçe sevgisine uymuş ve peşinden son bir gayretle gitmiş göçmenin Birazdan varmışlar okyanusa Kurtuluşuymuş bu büyük deniz Göçmen için çok iyi bilirmiş buraları Ama serçe ilk kez görüyormuş ve sanki Gökyüzünden daha büyükmüş bu yeni mavi Serçe artık dayanamıyormuş, Son bir sevgi sesiyle seslenmiş göçmene Artık gidemiyorum....Göçmen serçeye bakmış, Bakmış ve devam etmiş........ Okyanus çok büyükmüş, serçe ise çok küçük Serçenin sevgisi de çok büyükmüş ama göçmen çok küçük...
Mavi sularında okyanusun bir minik SADAKAT ... Yeni bir baharın koynunda koca bir İHANET...
|
|
Yorum
(yok) ::
Yorum yaz! ::
Bağlantı
|
28/3/2008 - SOYUNA İHANET
Bir Osmanli Hikayesi... Osmanli Padisahi Yavuz Sultan Selim, tebdili kiyafet yapmis, Kuslar Carsisi'ni geziyormus. Avcilar avladiklari kuslari, tuzakcilar yakaladiklari maharetli, egitimli, guzelim kuslari satiyorlar. Bir ara gozu kekliklere ilisir padisah'in. Bir grup kekligin uzerindeki varakta, "Tane isi satis fiyati 1 altin" yaziyor. Hemen yani baslarinda asili, adeta altin kafes icinde bir keklik daha var ki, fiyati; 300 altin. Padisahin gozu 300 altinlik keklige takilir. "Hayirdir" der saticiya, "Bunun digerlerinden ne farki var ki, bunlar 1 altin, bu 300 altin?" Satici, "Bu keklik ozel egitimli, cok guzel otuyor, otmesi bir yana bunun otusunu duyan ne kadar keklik varsa hepsi onun etrafina dolusuyor" diyor." Tabii bu arada avcilar da o etrafa dolusan keklikleri daha rahat avliyorlar" diye ekliyor. "Satin aliyorum" diyor Padisah, "Al sana 300 altin..." Parayi veriyor; hemen oracikta kekligin kafasini kesiyor. Adam sasirip, "Ne yaptiniz, en maharetli kekligin kafasini koparttiniz, yazik degil mi" diye dovunurken; Padisah gurluyor: "Bu kendi soyuna ihanet eden bir kekliktir. Bunun akibeti er veya gec budur......
|
|
Yorum
(yok) ::
Yorum yaz! ::
Bağlantı
|
22/3/2008 - Kanlı Dudaklar
Kanlı Dudaklar
Feryadım dağları deliyor sanki. Yüreğim kaldırmıyor artık olanları. Tamam ben kazandım dediğim bir anda bir de bakıyorum ki aslında ben herşeyimi kaybetmişim...
Umutlarım hayallerim hepsi avuçlarımın arasında sımsıkı duracak sanmıştım. Oysa şimdi hepsi parmaklarımın arasında birbir kayıp gidiyorlar. Yetişemiyorum, duyuramıyorum sesimi kimseye. Yardım istemeye gururum elvermiyor... Haykırıyorum git demek istiyorum sana sadece git beni bana bırak ve git. Beni kanlı kaderime bırak ve git...
Bir an maziye dalıyorum birbirmize kavuşmak için yaptıklarımızı hatırlıyorum da keşke hiçbirini yapmasaydım, yapmasaydık... Bir mutluluk oyununun içinde bulduk kendimizi. Ta ki bir zamanlar dudaklarına değerken yüreğimin atışlarıyla birlikte titreyen dudaklarım, öksürüklerimle beraber kanlanana kadar...
Artık anlıyordum gitmek gerekiyordu... Sessizce girdiğim hayatından yine sessizce çıkmak gerekiyordu. Çünkü bu kanlı dudakları öpemez senin dudakların... Veremli bir kızın dudaklarındaki pis kanla kirletme dudaklarını GİT... Beni kanlı kaderimle bırak ve git. Ama sana neden git dediğimi asla bilme. Çünkü seni de ortak edemem bu kanlı kadere.... GİT SADECE GİT..
http://www.edebiyatdefteri.com/index.asp?istek=hikayeler&durum=oku&id=453
|
|
Yorum
(yok) ::
Yorum yaz! ::
Bağlantı
|
21/3/2008 - ÖLDÜR BENİ ANNE
Lütfen Sonuna Kadar Okuyunuz.
ÖLDÜR BENİ ANNE
bu anlatıcaklarımı,aşık olduklarını sanıp,daha gerçek aşkın ne olduğunu bile bilmeyenlerin daha dikkatli okumasını istiyorum,ondan sonra yaşadıkları gerçek aşkmıymış,basit bi hoşlanmamıymış karar versinler.
kalbimin hiç tanımadığı duyguları daha yeni yeni hissetmeye başladığı dönemlerdi,çevremde bir sürü erkek ve kız arkadaşlarım vardı,ama bi gariplik vardı,mutlu değildim sanki aradığım başka birşeydi,her akşam eve gelir odama çekilir ağlardım,noluyordu bana anlayamıyordum,birgün yine arkadaşlarla beraberdim,beraberdim derken nasıl bi beraberlik,onlar bi araya toplanır gülüp eğlenirlerken bense bi kenara çekilip içimdeki fırtınaları dinliyordum her zamanki gibi,artık arkadaşlarımda alışmıştı bu durumuma,yanıma gelip oturduğunu hiç farketmemişim,taki sanki çok derinlerden gelen bi SELAM sesini duyana kadar,selam dedim bende,neden yalnız oturuyosun dedi,bilmiyorum dedim,kimse seni anlamıyor,hatta kendin bile kendini anlamıyorsun değilmi dedi,evet dedim,bende bu yüzden yanına geldim zaten dedi,bende aynı durumdayım,seni arkadaşlarından ayrı derin düşüncelere dalmış görünce işte benim gibi biri daha dedim, ve ilk defa onun yüzüne baktım,o anda kalbim durdu sanki,donup kalmıştım,ne zaman ayrıldık eve nasıl geldim bilmiyorum,o gün sürekli onu düşündüm,sanki aradığım şey buydu hissedebiliyordum bunu, o günden sonra hergün buluşmaya başladık,evleri iki mahalle kadar uzaktaydı,bizim mahallede akrabaları vardı,ilk tanıştığımız gün onlara gelmişler,böylece aylar geçti,artık ailelerimizde biliyordu,ya ben onlara gidiyordum yada o bize geliyordu,yani her günümüzü birlikte geçiriyorduk, ama ikimizinde anlayamadığı birşeyler vardı,birbirimizi çok seviyorduk,görmeden yapamıyorduk,arkadaşlık değildi bu,çünki diğer arkadaşlarımızıda seviyorduk,bu çok farklı bişeydi,kimseyede soramıyorduk,nasıl soralımki,biz bile bilmiyorduk ne olduğunu,bu çok yoğun duyguların etkisiyle bazen mutluluktan bulutlara kadar çıkıyorduk,bazende o küçücük kalplerimize sığdıramadığımız ve bi türlü anlamadığımız hisler dünyasında sebepsiz yere ağlıyor gözyaşlarımızı birbirimize hediye ediyorduk,,belki size saçma gelicek ama birbirimizi ilk gördüğümüz günü anlatmıştım,ondan sonraki ilk buluşmamızda biraz konuştuktan sonra bi ara gözgöze gelmiştik,ve daha ne olduğunu anlamadan ikimizde sebepsiz yere birden ağlamaya başlamıştık,hemde ne ağlama sanki hiç bitmeyecek gibiydi göz yaşlarımız,işte o günden sonra bir daha biribirimizin yüzüne uzun süre bakamadık,hatta çoğu zaman sırtlarımız birbirimize dönük otururduk,bi gören olsa bize gülerdi heralde,ama elimizde değildiki bakamıyorduk işte, ama ne olursa olsun çok mutluyduk,artık ne güneşin doğuşunun,ne çiçeklerin kokusunun,nede kuşların aşk şarkılarının farkındaydık,biz birbirimizde kaybolmuştuk,taki bi akşam bizim evin zili uzun uzun çalana kadar,kapıyı annem açtı,gelen onun teyzesinin kızıydı,anneme bişeyler söyledi,annemde hemen babamla bişiyler konuşup,banada sen evden ayrılma biz hemen geliyoruz diyerek aceleyle çıktılar,bende hemen arkalarından çıktım,hava kararmıştı,beni görmesinler diye onları uzaktan takip ettim,biraz gittikten sonra bizim evin biraz ilerisinde bi market vardı,orada bi kalabalık gördüm,oraya gidiyorlardı,biraz daha yaklaşınca babam koşmaya başladı,yerde yatan biri vardı,bende biraz daha yaklaştım,babam yerde yatan kişiyi kucağına almıştı,bikaç adım daha yaklaştım ve kalbime binlerce ok birden saplandı sanki,yerde yatan benim meleğimdi,oda beni gördü,eliyle bana gelme diye işaret yaptı,ve bana bişeyler söylemek için ağzını açtığında,ağzından kan boşaldığını gördüm,yanına gittim,o güzel başını babamın kucağından kendi kucağıma aldım,hafifçe gülümsedi ve bak dedi napmışsın yeni gömleğine,onun kanına bulanmış gömleğimi göstererek,iki hafta önce doğum günümde o almıştı,ve birden başını karanlıkta benim seçemediğim kazanın olduğu bi yere çevirip tüh yaa dedi,ne demek istediğini anlamamıştım,başını tekrar çevirdiğimde ölmüştü,ondan sonrasını hatırlamıyorum,gözümü evde açtım,orada bayılmışım,beni doktora götürmüşler sakinleştirici filan yapmışlar,uzun süre baygın halde yatmışım, kendime gelir gelmez ağlamaya başladım,kimse müdahale etmedi,doktor ağlarsa müdahale etmeyin demiş,tekrar kendimden geçene kadar ağlamışım,ondan sonraki günlerde gözyaşım hiç dinmedi,aradan iki ay filan geçmişti,birgün anneme onlara gitmek istediğimi söyledim,annem önce kabul etmedi ama yalvarmalarıma dayanamayıp bi şartla kabul etti,gideriz ama orada ağlayıp annesini üzmeyeceğine söz verirsen dedi,bende söz verdim ve gittik,bi süre oturduk ama ben kendimi zor tutuyordum ağlamamak için,bak oğlum dedi annesi,biribirinizi ne kadar çok sevdiğinizi hepimiz biliyoruz,ne kadar üzüldüğünüde biliyorum ama senden bir ricam var dedi,kızım son nefesini senin kucağında vermiş,bana son anlarını anlatmanı istiyorum dedi,şaşırdım,nasıl anlatabilirdimki,anneme baktım boynunu büktü,bende onu üzmeyecek şekilde anlattım,ama bi ara karanlıkta bi yere bakıp tüh yaa dediğini anlamadığımı söyleyince,annesi bana sarılıp öyle bi ağlamaya başladıki,bende zaten zor tutuyordum kendimi,ikimizde uzun süre ağladık, biraz sakinleştikten sonra,artık bu dünyada yaşamam için hiç bir sebebin kalmadığına karar vermeme sebep olan şeyi anlattı, ogün annesi evlerinde benim çok sevdiğim bir yemeği yapmış,anne demiş bu yemeği ayhan çok sever,bizim yiyeceğimiz kadarını ver ben ayhanlara gidip onunla beraber yiyeceğim demiş,anneside yalnız göndermemek için yakınlarında oturan teyzesinin kızıyla bize göndermiş,yolda gelirlerken teyzesinin kızı,sen biraz bekle bende marketten içecek birşeyler alayım demiş,kaldırımda beklerken bi araba vurup kaçmış,bize yakın oldukları için teyzesinin kızı hemen bize haber vermeye gelmiş o akşam,ve o karanlığa bakıpta tüh yaa dediği şeyde,bana getirdiği yemeklerin dökülmüş olmasına üzüldüğü içinmiş,son anlarını yaşayan birisinin canından daha çok bana getirdiği yemeklerin dökülmüş olmasına üzülecek kadar seven bir kalp varmıdır daha şu lanet dünyada,başkasını sevebilirmiyim artık,aşık olabilirmiyim başkasına,tahammül edebilirmiyim artık saçma sapan şeylerin adını aşk koymalarına,bizim yaşadıklarımız bilemesekte gerçek aşktı,bunu şimdi biliyorum, ama o bilmiyor,birgün birbirimize bir söz vermiştik,hangimiz önce ölürsek diğerimizi cennetin kapısında bekleyecekti,şimdi bende bilmeden yaşadığımız o tarif edilmez duygunun gerçek aşk olduğunu,o aşkı sonsuza kadar yaşayacağımız cennetin kapısında beni bekleyen meleğime anlatmak için,gelmesi için hergün yalvarıp dua ettiğim beni ona kavuşturacak kişiyi bekliyorum,AZRAİLİ
O ÖLDÜKTEN SONRA
bu gün hafta sonu,aşkımla buluşacağız,en güzel elbiselerimi giymeliyim,hangi gömleği giysem acaba,yanakları gibi kırmızı olanımı yoksa gözleri gibi kapkara olanımı,yada kazanın olduğu gün kanıyla üzerine çiçekler yaptığı gömleğimi,ne kazası ne kanı yaa nerden çıktı şimdi offf,ben en iyisi son buluşmamızda başını omuzuma koyduğu o kokan gömleği giyeyim,evet evet bu daha iyi,anne ben çıkıyorum,onamı, tabiki anne yaa,her hafta sonu kiminle buluşurum ben,iyide neden ağlıyosunki,şimdi gidip annesindende izin almalıyım,günaydın müsade ederseniz kızınızla gezicez biraz,tabi oğlum,ona iyi bak olurmu,bak buda ağlıyor,noluyo bunlara anlamıyorum,koşar adımlarla gidiyorum aşkıma,bu yolda ne kadar uzun,her zamanki gibi bekçi amca karşılıyo beni,hoşgeldin oğlum,oda seni bekliyodu,biliyorum,günaydın aşkım ben geldim,bak hala yatıyo,hemde bembeyaz gelinliğiyle,yanaklarına küçük bir öpücük kondurup uyandırıyorum onu,her zamanki gibi toprak kokuyor meleğim, uzatıyor kollarını yattığı yerden,tutuyorum ellerinden,tüy kadar hafif,ne kadarda güzel meleğim benim,hoşçakal bekçi amca,bak koskoca adamda ağlıyo,iyi eğlenin olurmu diyor kirli sakallarından süzülen yaşları silerek, onun en sevdiği yerleri geziyoruz elele,allahım onunla olunca o kadar mutluyumki,bi ara yine gözgöze geliyoruz,bakmamalıydık,yine ağlıycaz,ne kadar ağladığımızı akşam ezanını duyunca anlıyorum,işte bu günde bitti,gitmeliyiz,bekçi amca kızar sonra,hoşgeldiniz iyi eğlendinizmi bari,neler yaptınız bakalım,ağladık akşama kadar,her zamanki gibi ha,evet,hadi meleğim sen şimdi yat,ben haftaya yine gelirim,,birgün diyorum,birgün bende bembeyaz damatlıklarımı giyip geleceğim yanına,kapkara gözlerini açarak yalvarırcasına,çabuk gel olurmu diyor,yakında meleğim çok yakında,biliyorum şimdi iyi geceler öpücüğüm olmadan uyuyamaz bi tanem,yanaklarına bi öpücük konduruyorum,yine o toprak kokusu,geldim anne,hoşgeldin oğlum,ÖLDÜR BENİ ANNE BENDE TOPRAK KOKMAK İSTİYORUM.
AYIŞIĞINDA YAĞMUR
o öldükten sonra,herşey durdu sanki,onsuz bir cehennem olan şu dünyanın günleri geçmek bilmedi,sanki bana dayanılmaz acılar çektirmekten zevk alırcasına yavaşladı hayat,hiç acımadı bana,aşkım beni beklerken,ben yine her zaman olduğu gibi,lanet olası sabahlara açtım gözümü,beni bu hayatta tutan bedenimi,dudaklarımda bi gülümsemeyle bırakıp gideceğim günün özlemine dayanamayıp,bi çare aradım,günlerimin nasıl geçtiğini bilmeyecek birşey,hızlandırmak istedim hayatı,ama nasıl,onunlayken su gibi akardı günlerim,akşamın nasıl olduğunu anlamazdık bile,öyleyse bende onunlayken yaptıklarımı yaparsam daha çabuk bitecekti günler,hemen başladım,mesela her zamanki buluştuğumuz yere gittim,ama nasıl olur,burası cennet gibiydi,şimdi ne kadarda sıkıcı olmuş,kuş seslerini dinler birbirimizin elini tutardık,yine kuşlar var,yine ötüşüyorlar ama artık aşk şarkıları söylemiyor çığlık atıyorlar sanki,olmadı,papatyayı çok severdi,elimize bir papatya alır onu evimizin bahçesine dikerdik hayallerimizde,doğum günümde bana bir demet papatya getir yeter derdi,tek tek saçlarına takardım,aslında saçlarına dokunmak içinde bi bahaneydi,yine ne çabuk akşam olurdu,evet evet eniyisi papatya,gittim,aynı yer ve papatyalar,bunlarda değişmiş,dünyanın en güzel çiçekleri ne hale gelmiş,ne renkleri kalmış,nede kokuları,renklerinide kokularınıda ondan alıyorlarmış,onsuz ne kadar solgunlar,buda olmadı,gezerdik rastgele,nereye gittiğimizi bile bilmeden,bazen kaybolurduk,yine akşam olduğunu farketmez,aceleyle sora sora geri dönerdik geç kalmamak için,bıraktığımız izleri takip etmeliydim,aynı yerleri gezersem yine bitirebilirdim bu günü,ama benim ayaklarım bu kadar ağır değildiki,onunlayken uçar gibi yürürdüm,şimdi tonlarca ağırlık var sanki ayaklarımda,hem izlerimizide bulamadım,nerelere gittiğimizin farkında değildikki bulayım,yollar ne kadar uzun,adımlarım ona gitmek istiyor,sokaklar ne kadar kalabalık,her yer bir tanesinin azrail olmasını umduğum insanlarla dolu,ama hepside insan işte, bir tanesine saati soruyorum,sekiz diyor,sabahın sekizi,nasıl olur,birine daha,yine sekiz,birine daha,yine sekiz,ama ben evden yedide çıkmıştım diyorum,garip garip bakıyorlar bana,artık yanınada gidemiyorum meleğimin,her gün beni bekleyen aşkımın yanına gitmeye yüzüm kalmadıki,hala neden gelmiyorsun diyince ne cevap veririm ona,son gitmemde ona,ne zaman ayışığında yağmur yağarsa o zaman geleceğim demiştim,kahrolası birgün daha bitti diyorum başımı yastığa koyarken,uyumadan önce gökyüzüne bakıyorum, bugün ay var,hemde dolunay,birde yağmur yağarsa.
3 ARALIK
Bugün 3 aralık,doğum günüm ölüme bir adım daha yaklaştım koskoca bir yıl beklediğim gün her dakikasını,her saniyesini sayarak geçirdiğim bir ömür bitti sanki yada ben öyle umuyorum yılda bir kez giydiğim,beyaz takım elbisemi giydim yine içine beyaz gömlek,beyaz çoraplar ne annem,ne arkadaşlarım,ben hariç hiç kimse istemiyor böyle giyinmemi nedenki,kefene benziyor diyemi ama ben çok seviyorum bugün hiç çıkarmayacağım üzerimden taki güneş, onsuz yaşamayı kendime yediremediğim şu lanet dünyanın üzerine bir defa daha doğup hala yaşıyor olmamın utancını yüzüme vuruncaya kadar neden diyorum bazen,neden ben daha çocuk denecek yaşta doğdu gerçek aşk'ın güneşi kalbime çevremde bir sürü arkadaşım vardı,onlar güler eğlenir,bense onlar gibi olamazdım sanki bir amacım,yapmam gereken bir görev varmış gibi hissederdim kendimi ta o zamanlar severdim geceyi ve yalnızlığı bazen sabahlara kadar düşünürdüm ben delimiydim neden yaşıtlarım gibi değildim neden küçücük yüreğim gögüs kafesime sığmazdı hergün gözyaşlarımla karşılardım sabahın ilk ışıklarını yine böyle sabahlardan biriydi babaannem girmiş odama,ağlamam bitinceye kadar beklemiş konuşmak istermisin dedi evet dedim,zaten kendime yakın bulduğum tek insandı neden ağlıyosun dedi bilmiyorum dedim evet dedi bilmiyorsun,ama öğreneceksin nasıl dedim sen anlat dedi bende içimde fırtınalar koparan ama ne olduğunu bilmediğim herşeyi anlattım bak dedi,dikkatli dinle bütün insanların bir ömür boyu aradığı ama daha ne olduğunu bile bilmediği bulanlarında bunun kıymetini bilmediği bir duygu çok güzel ama dünyadaki en büyük acılarla en güzel duyguların harman olduğu tek duygu dengesi çok hassas ve bu dengeyi güzel duyguların olduğu tarafada acı veren tarafada kaçırırsan dünyanı cehenneme çevirecek bir duygu acısınada mutluluğunada dayanamaz bu zayıf bendenlerimiz işte herkesin arayıp bulamadığı ama sana çok erken verilmiş bir şey var o kalbinde dedi peki ne yapmalıyım dedim leyla ile mecnun,aslı ile kerem,ferhat ile şirin ne yaptıysa onu dedi ne yaptılar dedim vuslat'ı cennet'e ertelediler şu anda onların hakkında anlatılanların çoğu insanların kendi uydurmalarıdır aslını sadece gerçek aşk'ı bulan kişiler bilir onları ancak şu anda kalbinin tümünü kaplayan o çözemediğin duyguya yani gerçek aşk'a sahip kişiler anlayabilir mesela leyla ile mecnun aynı şehirde yaşıyordu kavuşmaları içinde hiç bir engel yoktu ama sanılanın aksine kavuşamadılar değil,kavuşmadılar eğer bir araya gelselerdi birbirlerine olan aşk'ın gücüne bedenleri dayanamayacaktı onlarda en doğru olanı yaptılar bedenlerini öldürüp,aşk'larını ruhlarının derinliklerinde yani gerçek aşk'ın yaşayabileceği,ve layık olduğu tek yerde yaşattılar vuslat'ıda cennet'e ertelediler cennet'e diyorum çünki,bu tür insanların kalbi o yüce duyguyla o kadar doludurki orada ne kötülüğe nede günaha yer yoktur işte,sende dünyada nesli tükenmek üzere olan bir avuç aptaldan birisin neden aptalım çünki kimse seni anlamayacak anlatamayacaksında dünyanın zevklerine aldırış etmeyen sahte güzelliklerine kanmayan birisi olacaksın ve bu yüzdende sana aptal gözüyle bakacaklar zamanı gelince sana aptal diyenler dünyanın sahte güzelliklerine aldanarak mahvettikleri hayatları için son nefeslerinde pişmanlık gözyaşları akıtırken senin dudağındaki tebessümün anlamını kimse bilmeyecek yalnızlığı sevmeyi öğren çünki bundan böyle en iyi dostun olacak.. onunla gözgöze gelemememizin elini bile tutamamamın sebebi buydu birbirimizin yüzüne bile bakamayacak kadar büyük bir aşk'ın acısına dayanamayıp sırt sırta otururken bize,aptallar demelerinin sebebide buydu bizde cennet'e ertelemiştik vuslat'ımızı
bugün 3 aralık.. kutladığım son doğum günüm olması dileğiyle ona kavuşacak olmamın heyecanı ve ümidiyle doluyken nice yıllara diyenlerden nefret ettiğimi bilmiyorlar kuyruğuna değirmen taşı bağlanmışçasına yavaşlayan her damla gözyaşıma bir gün daha ekleyip kalbimin her atışında damarlarıma beni yenmenin zaferini pompalayan ve yıllardır yanaklarımda gözyaşlarımın çizdiği yol kadar uzayan bir hayat kahrolası bir hayat yaşadığımıda bilmiyorlar beni bekleyene verdiğim sözü tutamadığım bir yılı daha bitiriyor güneş utancından kıpkırmızı olmuş yanaklarımdaki rengi alarak batıyor ufukta onun gözlerinin rengi kaplayacak birazdan dünyamı mezarının başına diktiğim fidan koskoca bir ağaç oldu her bahar geldiğinde o ağacın bir yaprağına adımı yazarım canımı iliştirdiğim o yaprakta yaşadığımı farzederim ve sonbahar'ı beklerim sararıp dalından kopması için bir sonbahar daha bitti işte bu yılda yeni filizlenen bir fidanın yeşil yaprağına yazdı adımı hayat sahte aşklarla dolu dünyada bir yıl dahamı kimbilir,belki üzerinde adımın yazılı olduğu,son bir yaprak kalmıştır düşecek, bu gece,evet bu gece kopacak belki dalından süzülerek düşecek aşkımın mezarının üzerine ve keskin bir tırpandan çıkan kıvılcım aydınlatacak ona giden yolumu ------------------------------------------------------- ayhan ay
|
|
Yorum
(3) ::
Yorum yaz! ::
Bağlantı
|
|