|
 |
24/9/2008 - Türk ve Dünya Edebiyatında Hikaye(öykü) Türünün Tarihsel Gelişim
Türk ve Dünya Edebiyatında Hikaye(öykü) Türünün Tarihsel Gelişimi ve Önemli Temsilcileri H İ K Â Y E İlk Çağ Anadolu’sunda masal ve tarihi olayları anlatan eserlerle oluşmuştur. Orta Çağda özellikle Hindistan’da “Binbir Gece Masalları” sağlam bir hikaye geleneğinin varlığını bildirmektedir. Bu gelenek, Arapça’dan yapılan çevirilerle Avrupa’ya masal, efsane, rivayetler şekliyle yayılmıştır.
Hikâyeye bugünkü anlamda ilk edebi kimlik kazandıran İtalyan yazar Boccacio’dur. XVI. Yüzyılda yazdığı “Decameron” adlı eseriyle ilk öykü örneğini vermiştir. Rönesans’ın etkisiyle de XIX. Yüzyıl edebiyatının en yaygın türü olmuştur. Bizde, destanlar, halk hikâyeleri , ve masallarla eski bir temeli olan bu tür, XIV. Ve XV. Yüzyıl-da “Dede Korkut Hikayeleri” ile çağdaş hikâye tekniğine yaklaşmıştır. XIX. yüzyılda Tanzimat’la gelen yeniliklerle birlikte batılı anlamda ilk örneğini Ahmet Mithat Efendi “Letaif-i Rivayet ( söylene gelen güzel şeyler ) adlı eserini yazarak vermiş; “Kısadan Hise” ile bu türü geliştirmiş, Sami Paşazade Sezai : “Küçük Şeyler” adlı eseriyle modern hikâyeyi oluşturmuştur. Bağımsız bir tür olma özelliğini ise Milli Edebiyat döneminde Ömer Seyfettin’le kazanmıştır. TANIMI : Yaşanmış ya da yaşanabilecek şekilde tasarlanmış olayları kişilere bağlı olarak belli bir yer ve zaman içinde anlatan türe hikâye diyoruz. <_script /><_script /> HİKÂYENİN UNSURLARI 1) OLAY: Hikâyede üzerinde söz söylenen yaşantı ya da durumdur 2) KİŞİLER: Olayın oluşmasında etkili olan ya da olayı yaşayan insanlardır. 3) YER: Olayın yaşandığı çevre veya mekândır. 4) ZAMAN : Olayın yaşandığı dönem, an mevsim ya da gündür. 5) DİL VE ANLATIM : Hikâyenin dili açık, akıcı ve günlük konuşma dilinden farklı olarak, etkili sözcük, deyim atasözü ve tamlamalarla zenginleştirilmiş güzel bir dil olmalıdır. Anlatım ise: iki şekilde olur Hikâye kahramanlarından birinin ağzından yapılan anlatım “hikâyede birinci kişili anlatım” ; yazarın ağzından anlatılanlar “hikâyede üçüncü kişili anlatım” HİKÂYEDE PLÂN: Hikâyenin planı da diğer yazı türlerinde olduğu gibi üç bölümden oluşur; ancak bu bölümlerin adları farklıdır. Bunlar: 1) SERİM: Hikayenin giriş bölümüdür.Bu bölümde olayın geçtiği çevre , kişiler tanıtılarak ana olaya giriş yapılır. 2) DÜĞÜM : Hikayenin bütün yönleriyle anlatıldığı en geniş bölümdür. 3) ÇÖZÜM : Hikayenin sonuç bölümü olup merakın bir sonuca bağlanarak giderildiği bölümdür Ancak bütün hikayelerde bu plân uygulanmaz , bazı öykülerde başlangıç ve sonuç bölümü yoktur .Bu bölümler okuyucu tarafından tamamlanır. Ö Y K Ü Ç E Ş İ T L E R İ Hikâye, hayatın bütünü içinde fakat bir bölümü üzerine kurulmuş derinliği olan bir büyüteçtir. Bu büyüteç altında kimi zaman olay bir plan içinde , kişi, zaman, çevre bağlantısı içinde hikaye boyunca irdelenir. Kimi zaman da büyütecin altında incelenen olay değil, hayatın küçük bir kesiti, insan gerçeğinin kendisidir Bu da öykünün çeşitlerini oluşturur. Buna göre . 1) OLAY ( KLASİK VAK’A ) HİKÂYESİ : Bir olayı ele alarak, serim, düğüm, çözüm plânıyla anlatıp bir sonuca bağlayan öykülerdir. Kahramanlar ve çevrenin tasvirine yer verilir Bir fikir verilmeye çalışılır; okuyucuda merak ve heyecan uyandırılır. Bu tür, Fransız yazar Guy de Maupassant ( Guy dö Mopasan) tarafından yaygınlaştırıldığı için “Mopasan Tarzı Hikâye” de denir Bu tarzın bizdeki en önemli temsilcileri: Ömer Seygettin, Refik Halit Karay, Hüseyin Rahmi Gürpınar ve Reşat Nuri Güntekin’dir.. 2) DURUM ( KESİT ) HİKÂYESİ: Bir olayı değil günlük yaşamın her hangi bir kesitini ele alıp anlatan öykülerdir Serim, düğüm, çözüm planına uyulmaz Belli bir sonucu da yoktur. Merak ve heyecandan çok duygu ve hayallere yer verilir; fikre önem verilmez, kişiler kendi doğal ortamlarında hissettirilir. Olayların ve durumların akışı okuyucunun hayal gücüne bırakılır. Bu tarzın dünya edebiyatında ilk temsilcisi Rus yazar Anton Çehov olduğu için “Çehov Tarzı Hikâye” de denir. Bizdeki en güçlü temsilcileri : Sait Faik Abasıyanık, Memduh Şevket Esendal ve Tarık Buğra’dır 3) MODERN HİKÂYE : Diğer öykü çeşitlerinden farklı olarak, insanların her gün gördükleri fakat düşünemedikleri bazı durumların gerisindeki gerçekleri, hayaller ve bir takım olağanüstülüklerle gösteren hikâyelerdir. Hikâyede bir tür olarak 1920’lerde ilk defa batıda görülen bu anlayışın en güçlü temsilcisi Fransız Kafka’dır Bizdeki ilk temsilcisi Haldun Taner’dir. Genellikle büyük şehirlerdeki yozlaşmış tipleri, sosyal ve toplumsal bozuklukları , felsefi bir yaklaşımla, ince bir yergi ve yer yer alay katarak, irdeler biçimde gözler önüne serer.
Günlük Anı Mektup
Deneme Makale Eleştiri Söylev(nutuk) Türü Gezi Yazısı
Roman Ropörtaj Söyleşi Tiyatro Fıkra “Haber Yazısı” Fabl Türü Hikaye(öykü)
Masal
|
|
Yorum
(14) ::
Yorum yaz! ::
Bağlantı
|
20/9/2008 - Türk ve Dünya Edebiyatında Masal Türünün Tarihsel Gelişimi, Önem
Türk ve Dünya Edebiyatında Masal Türünün Tarihsel Gelişimi,Önemli Temsilcileri ve eserleriGenellikle halkın yarattığı , ağızdan ağıza , kuşaktan kuşağa sürüp gelen ,çoğunlukla olağanüstü durum ve olayları yine olağanüstü kahramanlara bağlayarak anlatan halk hikayelerine masal denir. Masallar , meydana geldikleri zaman bir kişinin malıyken , yaygınlaştıkça, yöreden yöreye, ülkeden ülkeye geçtikçe halkın malı olur.Masal , anonim bir türdür. Masallarda genellikle iyilik-kötülük, doğruluk- haksızlık- adalet- zulüm , alçakgönüllülük kibir
. Gibi zıt durumların temsilcisi olan kişilerin mücadelelerinden veya insanların ulaşılması güç hayallerinden söz edilir. Masallarda yer ve zaman kavramları belirsizdir. Anlatımda genellikle geniş zaman veya öğrenilen geçmiş zaman kipi ( -mişli geçmiş ) kullanılır. Anlatım kısa ve yoğundur. Masal kişileri her tabakadan seçilebilir.masallarda cinler , periler, devler: de rol alır. Masalların bir kısmı hayvanlarla ilgilidir. Masalların çoğu bir varmış, bir yokmuş
ya da evvel zaman içinde , kalbur saman içinde
gibi ifadelerle başlar.bunlara tekerleme ya da döşeme denir.tekerlemeden sonra olay ve dilek bölümleri gelir.Türk masallarında dilek bölümü onlar ermiş muradına
. ya da gökten üç elma düştü
biçiminde başlar. Masallarda milli ve dini motiflere hemen hiç yer verilmez.
Masallarda genellikle bir eğitim amacı saklıdır.masallar bu yönüyle didaktik ( öğretici) bir nitelik taşır.
Günümüzde bellli bir kişinin ortaya koyduğu yapma masallarda yazılmaktadır. Türk masalları üzerinde, bizde PERTEV NAİLİ BORATAV , EFLATUN CEM GÜNEY
gibi kişiler çalışmışlardır.
Masal türünün Hindistanda doğduğu sanılmaktadır.
Masal Türünün Önemli EserleriBinbir Gece Masalları (Doğu Masalı) Grimm Kardeşlerin Masalları( Alman Edebiyatı) Andersen Masalları ( Danımarka Edebiyatı) Perrault Masalları ( Fransız Ed.) Günlük Anı
Mektup Deneme
Makale Eleştiri
Söylev(nutuk) Türü Gezi Yazısı
Roman Ropörtaj
Söyleşi Tiyatro
Fıkra “Haber Yazısı”
Fabl Türü Hikaye(öykü)
Masal
|
|
Yorum
(20) ::
Yorum yaz! ::
Bağlantı
|
9/9/2008 - Türk ve Dünya Edebiyatında Fabl Türünün Tarihsel Gelişimi, Öneml
Türk ve Dünya Edebiyatında Fabl Türünün Tarihsel Gelişimi, Önemli Temsilcileri
FABL NEDİR?
Öykünce ya da fabl, sonunda ders verme amacı güden, genellikle manzum öykülerdir. Fablların kahramanları genellikle havyanlardır. Ama bu hayvanlar insanlar gibi düşünür, konuşur ve tıpkı insanlar gibi davranır. Dünyanın en ünlü fabl yazarları Ezop ve Jean de La Fontaine'dir. Ezop'un fablları İ.Ö. 300 yılında derlenerek yazıya geçirilmiştir. ABD'li James Thurber ve İngiliz George Orwell çağdaş fabl yazarlarıdır. Fablı ilk olarak yazanlar Hititlerdir. Hititler fablları taş tabletlere yazıp resimliyorlardı.
ÖZELLİKLERİ:
• İnsanlar arasında cereyan eden olayları hayvanlar bitkiler ya da cansız varlıklar arasında geçiyormuş gibi göstererek bu yolla insanlara ahlak ve ibret dersi vermek örnek göstermek ya da bir düşünceye güç kazandırmak isteyen bir çeşit masaldır. • Teşhis ve intak sanatları üzerine kurulmuştur. • En önemli bilinen kişileri Beydeba, Ezop ve La Fontaine‘dir. • Türkiye'de ise Ahmet Mithat Efendi ve Şinasi'dir.. • Dünya edebiyatında ilk ve önemli fabllar Hint yazarı Beydeba’ya aittir. Beydeba'nın fablları Kelile ve Dimne adlı bir eserde toplanmıştır. • Türkçedeki ilk örneği Harname' dir. • Fabllar manzum(şiir) veya nesir(düz yazı) biçiminde yazılabilirler.
------FARKLI BİR KAYNAKTAN------- Fabl: Bir tür küçük öyküdür. Olaya dayalı bir anlatımı vardır. Hayattan alınan küçücükkesitler, hayvanlar ya da bitkiler arasında geçmiş gibi anlatılır. Bugün daha çok çocuk edebiyatında yer alan fabllerin, toplumu eğitici; örneklendirme ile kötü davranışlardan caydırıcı özelliği ile eskiden büyükleri eğitmede de anlatıldığı sanılmaktadır. Fabllerde soyut konular, olay plânıyla hem somutlaştırılarak hem de hareket kazandırılarak işlenir. Olaylar bizi güldürürken eğitir. İnsanlar arasında geçen iyi-kötü, cesur-korkak, dürüst-ikiyüzlü, gözü tok-aç gözlü… vb. çatışmalar; bu niteliklerinyakıştırıldığı hayvan kahramanlar arasında geçmiş gibi gösterilir.Fablin de dört ögesi vardır; kişiler, olay, zaman, yer. Kişiler: Fablin konusu olan olay, kişileştirilmiş en az iki hayvanın başındangeçer. Bunlardan biri iyi ahlâklı bir tipi, diğeri kötü ahlâklı bir tipi canlandırır.Fablde ikinci derecede kişiler çok azdır, bazen yoktur. Kişi betimlemesi yoktur.Kahramanlar arasında tilki varsa biz onu kurnaz insan yerine koyarız; arslanvarsa cesaretine güvenen biri yerine koyarız. Kısa olay bile bütün yönleriyle değil, yalnızca fable konu olan yönüyle tanımlanır. Derinlemesine duygu çözüm lemelerine yer verilmez.Fabllerde bir de anlatıcı kişi vardır. Bu kişinin de betimlemesi yapılmaz, cinsiyeti verilmez. Anlatıcıkahramanlarıizler, dersini alır. Böylece dinleyen ile ay- nı görüşü paylaşır. Olay: Fablin konusu insan başına gelebilecek her hangi bir olaydır. Olay,kahramanın eyleme dönüşmüşbeğenme, istek, özlem, öfke, korku… gibi tutkuya dönüşmüş duygularından doğar. Fablin gövdesini bir olay oluşturur, asılönemli olan fablin anlatılışnedenidir. Buna “ders” denir. Fabl plânıdört bölümdür: Serim, düğüm, çözüm, öğüt. Serim: Olayın türüne, çıkarılacak derse göre kişileştirilmiş hayvanlar veçevre tanıtımının yapıldığı bölümdür. Düğüm: Olay o çevrede verilmek istenen derse göre gelişir. Kısa ve sıkkonuşmalar vardır. Hemen birkaç konuşma ile olay düğümlenirÇözüm: Olay beklenmedik bir sonuçla biter. Fablin en kısa bölümüdür. Öğüt: Ana fikir bu bölümde öğüt niteliğinde verilir. Bu bölüm kimi zaman başta, kimi zaman sondadır. Kimi zaman da sonuç okuyucuya bırakılır. Yer: Tasvir yapılmaz fakat çevre çok iyi verilmelidir: Orman, göl kenarı,yol… gibi. Olayın geçtiği yer olayla birlikte değişebilir. Zaman: Her olay gibi fabldeki olay da bir zaman diliminde geçer. Kronolojik zaman kullanılır.
Fabl örneği: Keçi Can PazarındaKeçiciğin aklıbir karışhavada ya, sürüsünü bir yana bırakmış, bir başına otlaya otlaya çekipgitmiş. Hain koca kurt, kaçırır mı; hemen görmüş keçiciği: “Heh, işte ağzıma lâyık bir lokma. Yaşasın!” demiş. Keçicik, bakmış can pazarı. Hiç kurtuluş murtuluş yok: “Eh, n’apalım, demek kaderimizde sana yem olmak varmış kurt .” demiş. “Madem ölüm ka- pıya geldi, bari bana biraz kaval çal ki, neşeleneyim, kendimi unutup öyle öleyim..”Kurt, “Son isteği zavallının… “demiş, bulmuşbir kaval, füyt füüyt çalmaya başlamış. Kurtçalmış, keçicik, oynamış. Derken ötelerden kaval sesini alan köpekler koşturmuşlar; gelmişler, kurdu önlerine düşürüp bir güzel kovalamışlar. Kaçmadan önce, kurt, durumu anlayıpoyuna geldiğini sezinlemiş: “Suç sende değil bende. Neme gerekti benim kaval çalmak, neme gerekti bana köçekli kur- ban!” demiş. Zamansız bir işe kalkışmanın sonu budur. Ölçmeli, biçmeli adımınıona göre atmalı. Tersi ol- du mu, işte böyle Dİmyat’a pirince giderken evdeki bulgurundan olur. (Aisopos, Ezop Masalları, Tarık DursunK. Mayıs 1981.) *********************************************************
ZALİM ASLAN
Vaktiyle ormanın birinde,canavar mı canavar bir aslan varmış.Çok kan döker,canını yakmadık tek bir hayvan bile bırakmazmış.O yaşadığı sürece,hiçbir hayvan rahat yüzü görmemiş.Bütün hayvanlar ondan nefret eder,ölümünü beklermiş. Bu zalim aslan sonunda yaşlanmış.Gücü kuvveti kalmamış.Ağzındaki dişler de dökülünce herkesin maskarası olmuş.Hiçbir hayvan ona yardım etmiyor ve onunla konuşmuyormuş.Hayvanlar bir gün oturup karar almışlar;”Gelin hep beraber,bize bunca kötülük eden bu zalim aslan'ı iyice bir dövelim. Yaptıklarının cezasını,az da olsa gömüş olsun böylece.” Sonunda bütün hayvanlar aslana saldırmış.iyice bir dövmüşler onu.Birisi boynuz vuruyor,diğeri çifte atıyor,bir başkası ısırıyormuş.Böylece;yaman bir öç almışlar aslandan.´ .: TİLKİ ile KEDİ :.
Tilki ile kedi sohbet ediyorlarmış.Tilki durmadan ne kadar hilekar ve kurnaz olduğunu anlatıyormuş.Söylediğine göre düşmanları onu alt edemezmiş çünkü onlardan kurtulacak bir sürü oyun ve hile bilirmiş. Kedi biraz da utanarak;”Ben fazla oyun bilmem ki!” demiş.”Düşmanlarımın elinden kurtulmak için bir tek yol bilirim,o da kaçmaktır.” Tilki;”Kedi kardeş!” demiş,”Ben her tehlike karşısında başımın çaresine bakabilirim ama senin durumuna üzülüyorum.Korkarım bir gün düşmanların seni çabuk alt edecek.” Az sonra bir sürü tazının bağrışmalarını duymuşlar.Bir avcı topluluğuna ait olan bu köpekler,bütün hızlarıyla kendilerine doğru koşuyormuş.Kedi hemen,yanındaki bir ağacın dallarına sıçrayarak en üstteki bir yaprak kümesinin içine saklanmış. Tilki ise;”Acaba şu hileyi mi yapsam,yoksa bu hileyi mi?” diye düşünmeye başlamış.Çünkü o kadar çok hile biliyormuş ki,hangisini uygulamasının daha doğru olacağına karar veremiyormuş.Tam birisini uygulayacakmış ki,tazılar etrafını çevirip tilkinin işini bitirivermişler. Bütün olanları yukarıdan seyreden kedi,çok hile bilmediğine şükretmiş. Günlük Anı
Mektup Deneme
Makale Eleştiri
Söylev(nutuk) Türü Gezi Yazısı
Roman Ropörtaj
Söyleşi Tiyatro
Fıkra “Haber Yazısı”
Fabl Türü Hikaye(öykü)
Masal
Bütün bunlara karşı sizden sadece bir teşekkür istiyorum. Çok mu şey istiyorum?
|
|
Yorum
(136) ::
Yorum yaz! ::
Bağlantı
|
22/2/2008 - Ropörtaj Türünün Özellikleri (Tarihi Gelişimi ve Temsilcileri)
Ropörtaj Türünün Özellikleri Tarihi Gelişimi ve Önemli Temsilcileri ropörtaj türünün özellikleri,temsilcileri,önemi,tarihsel gelişimi,türk edebiyatında ropörtaj,özellikleri Röportaj, gazete ve dergilerde yayımlanın yazı türlerinden biridir. Öğretici yazı türüdür. Bir olay, bir durum; yerinde gezip görülerek, olayla ya da durumla ilgili değişik kişilerle konuşularak, soruşturularak yazılır. Röportaj hem gezi yazılarının hem makalenin özelliklerini taşır. Makale gibi dayandığı sağlam bir düşünceyi, bir tez vardır. Yazar; sorunu yerinde inceleyerek, gezip görerek, halkla, varsa mağdurla ve yetkili kişilerle konuşarak; fotoğraf, belge, istatistik bilgiler… gibi bilgilerle destekleyerek okuyucunun bilgisine sunar. En çok kamuoyu toplayan gazete yazısıdır. Çok yönlü anlatım olanakları vardır. Bu yönüyle diğer düşünce yazılarından zengindir. Uzunluğu çoğu zaman makaleden çoktur. Bazen bir röportaj yazısı gazetenin iç sayfalarından birinde dizi halinde günlerce yayınlanır. Okuyucunun sıkılmadan, merakla, okuduğu bir yazı bir türüdür. Röportaj yazmak çok önemlidir. Bu nedenle de röportaj yazarının toplumsal sorumluluğu diğer yazarlardan daha çoktur. Röportaj<_script /><_script />t; yazarlığı ayrı bir ustalığı ve yan alan becerilerini gerektirir. Yazar evindeki köşesine çekilip yazmaz yazdıklarını. Röportaj yazarı eline ayağına çabuk olmak zorundadır. Yazar bir yandan evinde çalışırken bir yandan kütüphanede, arşivde, devlet dairesinde, iş yerlerinde araştırma yapacak; diğer yandan da olay yerinde incelemeler yapacaktır. Hem fotoğrafçı titizliği ile çalışacak; hem de yerine göre kimi zaman sevecenlikle, kimi zaman ısrarlı ama hiçbir zaman sırnaşık ve terbiyesiz olmadan, haddini bilerek, insan haklarını da çiğnemeden soruşturma yapacaktır. Bütün bunların yanında röportaj yazarı, okuyucu ile bağını koparmamak zorundadır. Röportaj türünün belirleyici özellikleri nelerdir? • Röportaj da düşünsel plânla yazılır. • İşlenen konu; toplumsal, sanatsal olay ya da olgu olmalıdır. • Yazar anlattıklarının doğruluğunu; konuşma, bilgi toplama ve fotoğraflarla desteklemeli, anlattıklarını bir mantık çerçevesine oturtabilmelidir. Her anlattığı, önceki anlattıklarıyla çelişmemelidir. • Röportaj yazarı; açıklayıcı anlatım, öyküleyici anlatım, betimleyici anlatım ve tartışmalı anlatım gibi bütün anlatım yollarından yararlanır. Okuyucuya konunun önemini kavratabilmek için örnekleme, karşılaştırma, tanık gösterme gibi nesnel verilerden de yararlanmalıdır. • Röportaj yazıları zamanla tarihsel belge olabilir. • Fotoğraf ya da belge kullanılabilir.
Bazı ropörtajlar, yüz yüze yapılabildiği gibi bazısı da yazılı soruların verilip cevapların daha sonra yazılı olarak alınması şeklinde de olabilir. Röportajlar genellikle sorucevap tarzında olur. Ancak bazı yazarlar röportajı hikâye kurgusu ve üslûbu içinde vermeyi tercih ederler. Metin içerisinde kendi duygu, düşünce ve izlenimlerini de aktarırlar. Çoğu röportaj, gezi yazısıyla iç içe sunulmaktadır. Gazeteciler, ülke içinde başka şehir ya da ülke dışında başka ülkelere gazetecilik çalışması için gittiklerinde oralarda yaptıkları röportajları ve gezi izlenimlerini birlikte, aynı kurgu içinde kaleme almaktadırlar. Türk edebiyatında röportaj türünün ilk örneklerini Evliya Çelebi vermiştir. Modern anlamda ise Ruşen Eşref Ünaydın’ın Diyorlar ki (1918); adlı çalışması bu türde verilmiş ilk örnek arasındadır. Bunun dışında diğer bazı röportajlar şunlardır: Hikmet Feridun Es, Bugün de Diyorlar ki (1932), Mustafa Baydar, Edebiyatçılarımız Ne Diyorlar (1960); Gavsi Ozansoy, 40 Yıl Sonra Diyorlar ki (1962); Tahir Kutsi, İç Göç (1964); Halil Aytekin, Doğuda Kıtlık Vardı (1965); Abdi İpekçi, Liderler Diyor ki (1969); Yaşar Kemal, Bu Diyar Baştan Başa (1971); Fikret Otyam, Gide Gide 10 (1969); Yaşar Nabi Nayır, Edebiyatçılarımız Konuşuyor (1976, konuşmalar değişik kişiler tarafından yapılmıştır.); İsmail Parlatırİnci Enginün Orhan Okay Zeynep Kerman Kâzım Yetiş Necat Birinci, Röportajlar (1997). Türkiye gazetelerinde röportaj çalışmaları yayımlanan başlıca gazeteciler arasında şunları sayabiliriz: Fikret Otyam, Yaşar Kemal, Vasfiye Özkoçak, Füsun Özbilgen, Leyla Umar, Nuriye Akman, Ayşe Arman, Fehmi Koru, Yazgülü Aldoğan, Hüsamettin Aslan. Dünya edebiyatında röportaj: Dünyada pek çok ünlü edebiyatçı, aynı zamanda röportaj yazarlığı da yapmıştır. Bunlar arasında Jack London, Hemingway, Ehrenburg, Şolohov, Sartre vb. anılabilir. Malaparte ile Raymond Cartier de, gazetecilikten yetişme röportaj yazarlarındandır. Röportaj ile gezi yazısı arasındaki farklar: 1-Gezi yazılarında nesnel bir yaklaşım söz konusudur.Oysa bir yeri konu edinen röportajlarda öznellik ağır basar. 2-Gezi yazılarında fotoğraf, resim gibi belgeler çokca kullanılmaz.Oysa röportajlarda resimlere, fotoğraflara yaygın şekilde yer verilir. 3-Gezi yazılarında karşılıklı konuşmalara ( diyalog) yer verilmezken röportajlarda yer verilir Aşağıda Haldun Taner’le yapılan bir röportajı görüyorsunuz: Keşanlı Ali Destanı’nı yazmaya sizi neler zorladı? Her yazarın bazı sevgili temaları oluyor. Mitosların kulis arkasını deşmek de beni en çok saran temalardan biri. Lûtfen Dokunmayın tarih plânında bir Baltacı hiyaneti efsanesinin tartışmasını yapıyordu. Keşanlı Ali Destanı ise gecekondu ortamında bir kahramanlık mitosunun parodisini yapıyor. Bu oyununuzu alışılmış müzikallerden ayıran özellikler neler? Alışılmışlıktan kastiniz Amerikan modeli müzikallerse, hemen söyliyeyim ki, bu tarza karşı ne ilgim, ne de sempatim var. İlerde olacağını da hiç sanmam. Biz bambaşka bir yolun yolcusuyuz. Keşanlı Ali Destanı ile yepyeni bir halk tiyatrosu üslûbuna gitmeyi deniyoruz. Amacımız akşam yemeğinden sonra hazmı kolaylaştıran bir eğlence sağlamak değil. Söyleyeceğini güldürü kılığında söyleyen, seyirciyi tedirgin eden aktif bir uyarı tiyatrosu. Keşanlı Ali Destanı’nın kahramanları hayattan mı alınmadır? 1960′ta ünlü bir kondu efesinin vurulması beni çok ilgilendirmişti. Yerinde incelemeler yaptım. Olayın kahramanları ile aileleri ile görüştüm. Arkadaşım Mehmet Kemal’in aracılığı ile tanıkları buldum. Konuştum. Oyunun hareket noktası o olay oldu. Ama oyundaki Keşanlı Ali daha çok da kendi fantazimin ürünüdür. Deli Bozuk Zilha, 1962′de Keşanlı Ali tipi kabare tiyatrosunda Gültepe No.8 adlı şansonla sunduğum gecekondulu kızın gelişmiş bir portresidir. Helâcı Şerif Abla ise on beş y ıl önce yayınlanan Bayanlar 00 hikâyemin kahramanı. Oyununuzu yazarken, gecekondu çevreleriyle ilgiler kurdunuz mu? Gecekondu bölgelerine karşı ilgim ve sevgim yeni değil. Altındağ’ı, Taşlıtarla’yı çoğu dostum benim aracılığımla tanımışlardır. Kondulara ait gazete haberlerini, onlar üzerine iktisadî raporları ilgi ile izlerim. Gecekonduları sade canayakın insanlardan ötürü değil, ayrıca toplumumuzun küçük çapta bir maketi saydığım için de çok ilginç buluyorum. Röportaj Türüne Örnek Münire Daniş: Yazarlığı besleyen yaşamın içimizdeki zengin varlığıdır
Leman Ağırkan • Yazıyor olmaktan başlayalım mı önce? Tabirinizle 'bir rüya yazarı' olan size, yazarken düşlediğiniz nedir diye sorsam? Benzer düşlerle cevaplar verilmiştir buna, ama hep birbirine benzemesine rağmen biricik olan, kişiye özel olan yazgı gibi her yazarın cevabı da hususidir. Fakat bütün yazarların buluştuğu ortak bir payda var; olmazsa olmaz, paylaşılmaz yalnızlık. Yazar kendisiyle ilgili bir gerçeği fark etmiştir öncelikle; her şeyden uzaklaştığı bir yalnızlık alanının olduğunu. Bir kenara çekilme, bir dünyasızlık hali, yalnızlığa gönüllü olma, dünyaya ve kendine uzaktan bakabilme söz konusudur. Bana göre bu hali dervişler, mutsuzlar ve yazarlar göze alabilirler. Yalnızlık başkaları için trajik bir yazgı iken, (dünyasızlık) yazarın güzel bahtıdır (en azından benim için öyle.) Bu yüzden böylesi bir yalnızlıkla, göze alınan dünyasızlıkla yazılan güçlüdür, hatırlayın... Yazar, yalnızlıkta mukim; yazılan da, bu şartla muteber. Sonra kitaplarla, edebiyatla beslenmiş büyütülmüş bir dünya da yazmaya kapı açıyor... Demiştim, düşlenen değişir; ama her yazarı yazmaya tetikleyen; yalnızlığını anlamlı kılmak, anlamaya çalışmak ya da aşabilmek derdidir, bana kalırsa. Neyle yapabilir bunu; yaşadıkları, yaşadıklarından kalan hüzünler, fark edişler... yaşayamadıkları, kalbinde büyüyen ukdeler, bin bir insan haliyle, baş başa kaldığı yazgısıyla... Benim cevabım ise bir kenara çekilmişliğimle başlar... ve, hani, sûfi kültüründe hepimiz bir uykuda bir rüyanın içinde ve bir rüyayızdır ya, benim yazarken düşlediğimi, bana gösterilen rüyalara derinleşmek olarak zikredebilirim. • Bu durumda yazar nereden beslenir en çok, hani yaşamdan ya da kitaplardan diye meşhurdur; bunu size nasıl yöneltmeli? Rüyalardan kastınızı biraz açalım mı? Bana kalırsa yazar yaşamaktan beslenir en çok, okudukları dahi ya da yaşayamadıkları bile yazıya dönüşmeden evvel yazıcının içindeki yaşamın zenginliğinde bir karşılık ya da bir yankı bulur hiç olmazsa. Yaşadıklarından, yaşamayı istediklerinden ve bunların terkibi veya encamı olan neticelerden; okuduklarından, okuduklarında kendine yer bulduklarından, çoğaltabildiklerinden vs... Ama her iki kaynak da, yazıda insanla buluşur. Bana gelince ben gördüğüm ya da görmek istediğim rüyaları yazıyorum, ama kalemimi besleyen yaşadıklarımdan çok okumalarımdır. Ama okuyarak beslenmeniz için bile yaşamın içinizdeki varlığını, size has zenginliğini, yaşamaya açık pencerelerden görebilmelisiniz. Yani mesela bir şiir, bir hikâye yaşanmış bir zaman diliminin içeriğinden, bir hatıradan daha zengin çağrışımları barındırır benim için. O şiirde, o hikâyede yaşayan ben değilim ama bende dışa vurulacak sözcüklerin tohumunu atar, o tohumu büyütür ve dışarı yayar. Rüyalarıma derinleşme ve yorumlama imkânı hazırlar bana. Benim yaşamla ilgili algımda, varolma muhtevamda bir karşılığı vardır... • Bildiğim kadarıyla roman yazmaya meyilli değilsiniz. Hikâye sizin ırmağınız. Hikâye rüya formuna daha uygun geldiği için mi böyle? Ta kendisi. Evet, hikâyeyi bu kadar çok sevmemi ve hikâyeden başka bir türe sıçramak istemeyişimi benim dünyadaki var oluşumu temsil eden rüya istiaresine dayandırıyorum. Bir rüyadayım, bir rüyayım. Efendimiz'in "insan uykudadır, ölünce uyanır. Siz ölmeden önce uyanınız" hadisi yaşamımın dayanağı olan gayret ve teselli. Dünya hallerini, insan hikâyelerini bir rüya olarak algılamak, bir yerde "rüya bütün yaşananlar, rüya bütün çektiğimiz" diye-bilmek, bu vecize ile sağladığım kurbiyet beni en çok hikâye anlatmaya yaklaştırıyor. Rüyalarımız asıl olanın kendisi değil, ama gösterici, doğrulayıcı, olacak olanın yansıması, imâsı... Bu beni çok etkiliyor. Rüya ile amel edilmez, ama rüya vahyin cüzlerinden biridir. Peygamber mirasıdır. Mesela tasavvuf terbiyesinde müride yol gösterme verilerindendir. Bu terbiyede her rüya hususi olarak yorumlanır... Hz. Yusuf'un zengin hadiseli kıssasında beni en çok etkileyen rüya bahsidir mesela. Hz. Yusuf yazgısını yolun en başında bir rüya ile görmüştü. Zindan arkadaşlarının yazgıları rüyalar halinde yaşanmadan evvel belli olmuştu. Onlara rüya perdesinde yaşayacakları hikâyeler gösterilmişti. Ben, hikâye yazmaya başlarken en çok da kıssaların dilinden etkilenmiştim. Bu etkilenme, rüya-hikâye bağı o zamanlar oluşmuştu. Bu yüzden olmalı rüya anlatır gibi yazmak istedim hep. Çünkü hikâyeciliğimi rüyalarıma derinleşmek olarak görüyorum. Rüyalar, sembollere, istiarelere dayalı yapısı ve yoruma mecbur muhtevası sebebiyle hayatın içinden değillermiş gibi gelir. Ama rüyalar insana ve onun hikâyesine matuftur; bunları çözmek, anlamak için bir veri, bir yoldur. Bana göre rüyaların dili de hayatın dilidir ama farklı, bir hiyeroglif gibi çözülmeyi gerektirir. Ben bu dili, bu çözümleme yolunu seviyorum. Hayal edebiyatı besler deniliyor ya benim edebiyatımı en çok rüya besliyor. Başa, bir rüyada bir rüyayız cümlesine dönerek okursak, gördüğüm, görmek istediğim rüyaları hikâye ile anlatıyorum, diyebilirim. • Siz zaten Uykusuz Düşler isimli kitabınızda bir rüya dilini kullanıyordunuz. Semboller, istiarelerle kurgulanan düşsel bir kitaptı? Sizce hikâyeniz kendine modern anlatının içinde yer bulmakta zorlanmıyor mu? Anlaşılmamak gibi bir risk taşımıyor mu? Nasıl bir boşluğu doldurmaya çalışıyorsunuz ki? Bendeniz edebiyat servetinin incilerini klasik hikâyenin ırmağında buldum. Benim hikâyemin damarı klasik tahkiyeden beslendiğine göre semboller 'bildik' bir yatak aslında. Irmağın yeri bellidir; yağmurun akan suyu da yolunu o ırmakla buluşmayı umarak sürdürür ve sonunda oraya dahil olur. Klasik İslam tahkiyesinin kültürel kodlarla anlaşıldığı doğrudur. Yani bu hikâyenin meyvesini devşirebilmek için çekirdeğinin şifresine sahip olacaksınız. Bu anlamda Uykusuz Düşler buna dahil. Kısmen Şem ile Pervane de... Bu kastetdiğiniz manada bir risk taşıyor. Uykusuz Düşler de böyle bir kaderi yaşadı zaten. Orada yer alan hikâyeler (yazıcısının) ölmeden evvel ölebilme düşleriydi. Yazarının kendine, hayata ve ölüme dair hüsnü zannıydı. Modern yaşam içinde kendine yer bulamayacak cümlelerden mürekkep oldukları bu açıdan doğru. Ama bir ucube de değildi; yani bir edebiyat geleneğine eklemleniyor, bir zincirin halkası olarak bir hikâye süreğini izliyordu. Bu klasik İslam tahkiyesinin bir yerlerde kesintiye uğrayan zinciriydi. Bir yerde söylemiştim, oradaki hikâyeler, Gogol'ün Paltosu'ndan değil, Attar'ın, Simurg'a doğru yol alan altın kuşları arasından çıktılar, diye. Hikâye yazmaya, yazdıklarıma aidiyetimi ise, Hz. Mevlana'nın beni çok etkileyen söz başı ile açıklamayı severim. Malûm menkıbedir; hazret, mesnevinin ilk beyitlerini sarığının arasından çıkarıp Hüsamettin Çelebi'ye uzatır ve " Senin gönlündeki istek bana aksetti" der. Sonra "Artık sen yazarsan söyleyebilirim" diyerek hikâye içinde hikâye olan mesneviyi dile getirir, Çelebi de yazar. Benim gönlümün isteği de dışarıya yazı olarak yansıyor. Gönlüm "sen yazarsan ben de söylerim" diye sesleniyor, eyvallah deyip yazıyorum. Uzun zaman geçiyor ki gönlümden bir şey yansımıyor, anlıyorum ki ben kurak düştüm, gafletteyim... Böyle yani. Bir boşluğu doldurmaya gelince... bunun için benimsediğim bir hedef değil, sevdiğim ve dahil olmak istediğim bir yol bu hikâye... Bu hikâye damarını çok önemsiyorum ve kesintiye uğramadan akması gerektiğine de canı gönülden inanıyorum. Bu anlamda bir boşluğu dolduracak işlevi olursa da hikâyemin bu beni onurlandırır. Uykusuz Düşler'in benim yaşamımda çok hususi bir yeri olacak hep. Kusurlarına, bahtsızlığına rağmen, ne yazarsam yazayım, onu ayıracak ve diğer kitaplarımdan daha çok seveceğim. • Ya son kitabınız, adından başlayalım isterseniz; Kalp Süvari'leri kimlerdir? Kalp Süvarileri on altı Allah dostunun menkıbesinden derlenmiş hatıralardan oluşuyor. İmam Gazali, Hz. Yesevi, Hz. Mansur, Hz. İbni Arabi, Mevlana ve Şems hazretleri ve dahası... Kimisi aşk, kimisi ilim, kimisi irfan yolcusu; ama her biri de insan-ı kâmil. Her biri (Mûtu kalbe en temetû) ölmeden önce ölmenin kahramanı, bu büyük sırrın tanığı. Dolayısı ile Kalp Süvarileri, insanı kâmil'in serüvenlerini hikaye eyliyor. • Kalp Süvarisi olmak modern insana nasıl aksedebilir? Ölmeden önce ölmenin kahramanı olan ehli irfan, ehli hikmet, modern insanın hikâyesi ile nerede nasıl kesişebilir sizce? Bu günün insanının serüvenini, dünün insanın serüveninden ayırmak doğru değil. Nefsin davası ile kalbin davası değişmiyor. Bu kavga bitmez. Nefs, aşağı, değersiz, fani olanı temsil ediyor. Kalp ise nur'un, sonsuzluğun, doğrunun sembolü... En düşük nefs olan 'emmare' kalbi emri altına almak davasından vazgeçmez. Emmare'ye karşılık, kalbin temsil ettiği nura uygun yaşamanın önündeki engelleri kaldırmak isteyen hz. insan, emmare'den kurtulmakta kararlıdır. Levm eder emmare'yi; onun zaferlerinden utanır, pişmanlık-sıkıntı duyar. Sıkıntısı, gayreti ona nurani ilhamlar verir. Levvame'den mülhime mertebesine varır. Nurani ilhamlara riayet ettikçe mutmain olur. Tatmin olmuş nefse ulaşır. Bu serüvenin talipleri, nasipleri, hikâyesi değişmez. Dünün insanı içinde aynı günahlar ve aynı nur söz konusudur bu günün insanı için de. Bütün insanlar halifetullahtır; bu hikmete uygun yaşayanlar ve bu hakikatten gaflette olanlar vardır. Bu hikmete uygun yaşamak isteyenlerin korkusu dinmez, gayreti bitmez. Onlar, Yusuf (as) gibi "Ben nefsimi temize çıkarmam" edebiyle ve sakınarak yaşarlar. Kalp Süvarileri ise mutmainne'den sonrasına erişmiş velilerdir. Radiyye, Mardiyye, Safiye... Ama menkıbelerinde meleklerin hikâyeleri değil insan'ı kâmil gerçeği yer alır, unutmamalı. Dünya gerçek yüzüyle vardır o menkıbelerde, insan gerçek halleri ve mertebeleriyle vardır. Kendini bilmek davası, ölmeden evvel uyanmak gayreti vardır. Rabbi bilme inceliği, aşkı vardır. Ölümsüz insan ve ölümsüzlük sırrı vardır. Kalbin sonsuzluğu saklayan haritası, aşkın en yüce ilmi vardır... Diyeceğim, emmare'den -nasibince- kemalâta yürümek isteyen her insanın, onların elini tutmaya ihtiyacı var. Bu yolculuk özel bir dava değildir; her insanın sorumlu-bağlı olduğu serüvendir. İnsan'ı kâmili temsil eden veliyullahın ise her nefse söyleyecek sözü, bağışlayacak güzelliği, ihsan edecek zenginliği, nuru bulunur. Ta kıyamete kadar gelecek insan nesilleri, kıyamete yaklaştıkça kaybolma riskine daha fazla muhatap olarak, veliyullahın izlerine, menkıbelerinin feyz ve bereketine daha da muhtaçtır. Bu hikâyeler bu kurbiyet ile yazıldı ve bu niyet ile okunmalı... • Kalp Süvarilerinde yer alan hikâyeler veliyullahın yaşamından birebir alınmış pasajlar mı yoksa işin içine kurgu da girdi mi? Hemen hemen tümüne yakınının hikâyesi yaşanmış vakıadan, serüvenden alınarak yazıldı. Ama mesela Rabiat'ül Adeviye'nin hikâyesinde yer alan Abde isimli kahraman kurgu ürünü. Hz. Rabia'nın onunla arasında geçen konuşmalar ise farklı zamanlarda farklı kişilerle arasında geçen konuşmalar. Bu manada bir çok hikâye kurgusal destek aldı sayılır. Yani İmam Gazali'nin çöldeki yolculuğu muhayyilemin çizdiği bir kurgudur. Buna benzer zenginleştirmeler, elimdeki malzemeyi hikâyeye dönüştürmek için hayale baş vurma girişimi oldu haliyle. Ancak her hikâyenin özü sayılan ruh, veliyullahın hatırasının kendisi. • Yazıcı, bu hikâyeler de ne biçimde yer alıyor? Zira yazıcı yazılandan uzak değildir. İrfan ve hikmet ehlini anlatmak, hikâye etmenin hangi hali? Zor hali... ve cesaret istiyor. Ama zor olduğu kadar gerekli de. Ben bu hikâyeleri -hatıraları- yıllarca sakladım kalbimde, zihnimde. Her hatırayı önce kendime seslendim. Her seferinde gafletli hallerimden utandırdı beni bu hikâyeler. Yayımlamaya cesaret edemedim uzun zaman. Bunları hikâye eylemek ve sunmak için ihlasımı, gayretimi, imanımı yeterli sayamadım. Hz Adem'in "Ya Rabbi nefsime zulmettim, sen beni affet" itirafı benim asıl tespihim iken bu kitabı yayımlamak nasip oldu. "Kişi sevdiği ile beraberdir", "hatırasını yad ettiğiniz kişilerle beraber olursunuz" hadislerinin ümidine bağlandım. Madem hatırama böyle bir eser nasip oldu, bana bir hasenat isabet etti diye de sevindim. Yayımladığım kitapları elime aldığımda, onların, hayır hasenatım olabileceklerini, bana şefaat edebileceklerini düşünmek beni ümitlendiriyor. Kalp Süvarileri'nin meselâ, hatıralarından derlediğim güzellikler benim aradığım, olmak istediğimdir. Gafletli hallerimden utanarak da olsa dile getirebileceğim nasiplenmek istediğim biricik menbadır. Onlardaki güzellikler bir koku gibi fıtratıma sızsın dilerim. Onlardaki nur, incecik de olsa yağmur olup kalbime değsin isterim. Maateessüf benim çorak iklimime her hikâyeden inleyen bir ney kalıyor. Ne ki ben, inlemek bahsinden nasiplenmek için ümit varım. İzlerinde gezindiğim o mübarek hatıralar benim yaşamım boyunca dönüp dönüp kendimi görmek için baktığım ayna olacak. Bana çirkinliğimi gösterip utandırabilir, güzelliğimi gösterip gayrete getirebilirler. Ben bir nebze olsun güzelleşeyim, gayrete geleyim için yazdım Kalp Süvarileri'ni. Allah utandırmasın dilerim. • Amin ve teşekkürler. Ben teşekkür ederim. Bu söyleşi, İkindi Yağmuru dergisinin 8. sayısında yayımlanmıştır. Röprtaj Türüne başka bir örnek:  | | Mutfağa yazmak için giriyorum | Yemek molasını bu hafta yazar Elif Şafak ile Kemerburgaz daki Gezi Pastanesi nde verdik. Şafak, yemekte çok seçici olduğu için garsonların sevmediği müşteri tipine girdiğini söylüyor. RAMAZAN BİNGÖL İstanbul a karın yağdığı soğuk bir kış gününde yazar Elif Şafak ile Yemek Molası verdik. Mekânı Elif Hanım seçti ve Kemerburgaz daki Gezi Pastanesi nde buluştuk. Şafak, yeni anne olmasına ve bebeğini çok fazla bırakamamasına rağmen sınırlı da olsa zaman ayırarak kabul etti söyleşi yapmamızı. Soğuğun da etkisiyle ikimiz de ilk olarak ısınmak için birer bardak çay içtik. Ben henüz kahvaltı yapmadığım için poğaça da aldım. Çayların ve poğaçanın sunumu estetik ve tepsisi güzeldi; ancak servis için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Su gibi, masada eksik olan şeylerin sadece isteyince gelmesi, müzik sesinin birkaç kez söylememizden sonra kısılması edindiğim olumsuz izlenimlerdi. Doğrusu buraya tam olarak ne demek gerek bulamadım. Pastadan yemeğe kadar çok seçenekli bir konsept var. Kırmızı et yemem Elif Hanım a daha konuşmamızın başında yemekle aranız nasıl dediğimde çok takıntılı olduğunu söylüyor. Her şeyi yemeyen ve içindekilere kadar araştıran bir kişilik duruyor karşımda. Yaklaşık 12 yıldır kırmızı et yemediğini, genellikle sebze, salata ve balık gibi deniz ürünlerini tercih ettiğini belirtiyor. Kesinlikle et yemediğini söyleyince neden pastane restoran arası tarza sahip bir mekânda buluşmayı tercih ettiğini anlıyorum. Elif Hanım, çok uzun yıllar yurtdışında kalmış. Oralarda hayvanların şok yöntemiyle öldürülmesinden etlerin çok kanlı kaldığını, çocukluğunda et yediğinde bile mutsuz olduğunu belirtiyor. Yemek konusundaki takıntılarını anlatırken Şafak a, “O zaman kolay kolay dışarıda yemek yemiyorsunuzdur” deyince “Garsonların sevmediği bir müşteri tipiyim. Sipariş verirken her şeyi sorarım. İçine ne konulduğuna kadar araştırırım. Mesela bir yemekte tereyağı varsa ağzıma bile değdirmem.” diyor. Bir şişmanı yazıyorsam çok yemeğe başlarım Sohbetimize devam ederken gelen garsona Elif Hanım, ızgara levrekli salata; ben de somon füme, salata söyledim. Bir süre sonra gelen siparişler eşliğinde sohbetimize devam ediyoruz. Elif Hanım, ilginç bir kişilik. Mutfakta yazmayı çok sevdiğini söylüyor ve ekliyor: “Kitaplarımı okuyanlar benim çok iyi yemek pişirdiğimi sanıyor çünkü romanlarımda çok ayrıntılı yemek tarifleri yer alır. Ancak teoride yazdığım kadar mutfakta becerikli değilimdir.” Türk mutfak kültürünü çok sevdiği için romanlarında kullandığını ve yazdığı kişiliklerle bütünleştiğini de belirtiyor. Elif Hanım, Roman mevsimine girdiğinde kişiliğinin değiştiğini ve yazdığı karakterleri adeta yaşadığını aktarıyor. Şafak, “Eğer şişman ve çok yemek yiyen birini anlatıyorsam, ilginç bir şekilde ben de çok yemeğe başlarım.” diyor. Yoğurdu çok severim Şafak, yememe gibi takıntıları olduğu kadar olmazsa olmaz dediği yiyecekler olduğunu da kaydediyor. “Mutlaka her gün yoğurt yerim. Yurtdışındayken en çok Türkiye nin yoğurdunu özlüyordum. Meyveyi de çok severim, korkunç derecede kahve tüketirim ve zeytinyağını hayatımdan hiç eksik etmem.” şeklinde konuşuyor. Elif Hanım, özel ilgi duyduğu mutfaklar olduğunu belirterek, Ege mutfağıyla birlikte Uzakdoğu mutfağını çok sevdiğini aktarıyor. Bebeği olmadan önce elinde bavulu sürekli gezen biri olduğunu aktaran Şafak, Çin mutfağını çok sevdiği için sıkça tercih ettiğini ancak Türkiye de bu mutfağı aynı derecede başarılı bulmadığını ve pahalı olduğunu belirtiyor. Elif Hanım, diğer öğünlerin dışında kahvaltıyı çok sevdiklerini ve eşiyle birlikte buldukları her fırsatta çok uzun kahvaltılar yaptıklarını aktarıyor. Mutfağımızı tanımıyoruz Türk mutfağının dünyada neden tanınmadığını sorduğum Elif Hanım, bana; “Biz ne kadar tanıyoruz?” sorusuyla karşılık veriyor. Bununla birlikte çok zengin bir geçmişi ve birikimi olan Türk mutfağının tanınmamasının kendisini üzdüğünü ifade ediyor. Şafak, yurtdışında bir markete gittiğinde 10 dan fazla peynir çeşidiyle karşılaştığını, Türkiye de ise bunun birkaç çeşidi geçmediğini ve pek çok peynir çeşidi olmasına rağmen tanıtılamadığını aktarıyor. Şafak, bu konuda olduğu gibi Türk toplumunun kendini tanımayan bir toplum olduğuna değinerek, “Bizde Ankara nın doğusundan sonrasını tanımayan elit bir tabaka var. Durduğumuz yere göre insanları biz ve ötekiler diye kutuplaştırıyoruz. Bu tam da benim eleştirmek istediğim şey.” diyor. Sol din konusunda bilgisiz Elif Hanım, hayatı soldan görmesine ve okumasına karşın eşinin daha muhafazakâr oluşunun bir arada yaşamalarına engel olmadığını aktarıyor. Şafak, Türk solunun, din konusunda önyargılı ve bilgisiz olduğunu düşünüyor. Muhafazakâr bir gazetede yazdığı için bazı kesimler tarafından “ne işiniz var onların arasında” şeklinde eleştirildiğini ve bu mantığı anlayamadığını söylüyor. “Ben hudut bulandırmak için yazıyorum. Edebiyatçının görevi birazda budur.” derken insanların farklılıklara tahammül edememe gibi bir sorunu olduğunu belirtmeden edemiyor. Söz tahammülsüzlüklerden açılmışken konu Şafak ın, 301. maddeden yargılandığı davaya geliyor. Elif Hanım, “Benim davam kişisel bir Elif Şafak davası değildi. Biz şu anda konuşurken bile bu maddeden yargılanan pek çok gazeteci, yayıncı, hatta çevirmen var. Sadece 3-5 kişinin davasının dikkat çekip gündeme gelmesi de yanlış. Bu durumu eleştirmeme rağmen benim davam gündeme geliyor diye bana tepki gösterenler haksızlık yapıyor. Hükümetten de farklı sesler yükseldi. Ne yazık ki bu konuda yeterli direnci gösteremediler.” şeklinde düşüncelerini dile getiriyor. Yeni Şafak, 07.01.2007 |
Diğer Türler için:
Günlük Anı
Mektup Deneme
Makale Eleştiri
Söylev(nutuk) Türü Gezi Yazısı
Roman Ropörtaj
Söyleşi Tiyatro
Fıkra “Haber Yazısı”
Fabl Türü Hikaye(öykü)
Masal
Bütün bunlara karşı sizden sadece bir teşekkür istiyorum. Çok mu şey istiyorum?
Bu yazıda www.bilgicik.com adresinden alıntılar yapılmıştır.
|
|
Yorum
(15) ::
Yorum yaz! ::
Bağlantı
|
22/2/2008 - Eleştiri Türünün Özellikleri (Tarihi Gelişimi ve Temsilcileri)
Eleştiri Türünün Özellikleri (Tarihi Gelişimi ve Temsilcileri)
Eleştiri de temeli düşünce olan yazı türüdür. Konu sınırlaması yoktur. Sanat, edebiyat ya da düşünce yazılarının içeriği ile bu içeriğin işlenişini, değerli ve değersiz yönlerini ortaya koyan bir yazı türüdür. Yazarın yazıyı kendine göre, yazıyı ilgilendiren topluma göre, kendi alanındaki diğer çalışmalara göre değerlendirdiği yazılardır. Bir eseri değerlendirme amacıyla yazılan yazılara eleştiri denir.Eleştiride eserin yada sanatçının gerçek değerinin belirtilmesi amaçlanır. Eleştirmeci,bir sanat eserinin gerçek değerini,özünü yapılışını,değerli-değersiz yanlarını ortaya koyar.Eleştirmecinin görevi güzellik yaratmak değil,yaratılmış güzelliği yargılamak,okurlara tanıtmaktır. Eleştiriler;okura dönük eleştiri,topluma dönük eleştiri,sanatçıya dönük eleştiri,yapıta dönük eleştiri… olmak üzere türlere ayrılır.
Çoğu kişi eleştiri denildiğinde hemen kötülemeyi, yanlış yönleri açığa vurmayı düşünür. Edebi ve edebi olmayan eleştirilerde sadece <_script /><_script />kötüleme yoktur. Bir kitabı, sinema filmini veya bir kişiyi eleştirerek okuyan kişiye hakkında daha net bilgi verebiliriz. Bu nedenle eleştiriler olmalıdır.
Eleştirinin belirleyici özellikleri nelerdir? • Düşünsel plânla yazılır. • Konu, yazının sonuna dek değerlendirilmesi yapılan esere bağlı kalmalıdır. Eser ile ilgili, değerli ve değersiz diye gösterilen yargılar, eserden alınacak örneklere dayandırılmalıdır. .Yapıcı olmalıdır. Objektif olmalıdır. Sadece bir esere bağlı kalarak eleştiri yapmamalıdır. • Yazar, yargılarında belirli ölçülere bağlı kalmalı, eleştirileri nesnel olmalı, “beğendim, hoşuma gitti”… gibi öznel değerlendirmelerden kaçınmalıdır. Bunun yanında eleştiri yazısını okutacak olan elbette eleştiri yazarının kendine özgü konuyu ele alış biçimi, kendine özgü yorumlayışı ve anlatımındaki üslûbudur. • Eleştirisi yapılan çalışma, bütün boyutlarıyla ele alınmalı, kendi türü içindeki bilimsel, sanatsal, toplumsal yere oturtulmalıdır. Alanındaki diğer çalışmalarla karşılaştırılarak bu türe kattıklarıyla, kendisinden beklendiği halde katamadıklarıyla ele alınmalıdır. Bu da gösteriyor ki eleştiri yazarı, her konuda eleştiri yazısı yazamaz, ancak uzmanı olduğu alanda yazabilir. Eleştiri yazarının alan bilgisi, eleştirdiği çalışmayı yapanın alan bilgisi ile en azından aynı düzeyde olmalıdır.
Eleştiri yapan kişi; Geçmişin ve çağının sanat olaylarını iyi bilmeli, Geniş bilgi ve kültür birikimiyle donanımlı olmalı, Dünya edebiyatı, sanatı ve kültürüyle ilgili genel bilgilere sahip olmalı, Eleştirdiği konuyu, eseri veya olayı bütün olarak kavramalı, Bir sanat eserinin gerçek değerini, özünü, yapısını, değerli-değersiz yönlerini ortaya koymalıdır. Yazarın eser karşısındaki tavır ve tutumuna göre eleştiri yazıları; Nesnel, Öznel olarak gruplandırılır. Eleştiri yazılarında yazarın nesnel olması, eleştirdiği konu üzerinde tarafsız kalabilmesidir. Eleştiri yazılarında yazarın öznel olması ise eleştirdiği konu üzerinde kendi düşüncelerini de belirterek taraflı bir tutum sergilemesidir.
Türkiye’de Eleştiri
Tanzimat dönemi Romantikleri Şinasi, Namık Kemal, Recaizade Ekrem, Abdülhak Hamid; Realistleri Samipaşazade Sezai, Beşir Fuad, Nabizade Nazım, Mizancı Murad’tır. Serveti Fünun döneminde, Cenap Şahabettin intikad (sahte parayı gerçeğinden ayırmak)anlayışıyla tenkit eder. Halit Ziya, Mehmet Rauf, Nabizade Nazım, Hüseyin Cahit dönemin eleştiricileridir. Cumhuriyetin ilk yıllarında eleştiri Yahya Kemal ve Ahmet Haşim’le başlar. İsmail Habip Sevük ve Ahmet Hamdi Tanpınar eleştiriyi edebiyat tarihi içinde ele alırlar. Nurullah Ataç, Suut Kemal Yetkin iki öznelci eleştirmendir. Sistematik eleştirmenler Asım Bezirci, Fethi Naci, Hüseyin Cöntürk bağımsız yöntemi geliştirdi. Sabahattin Eyüboğlu ile Vedat Günyol hümanist eleştirmenlerdir. Çağdaş eleştirmenler Mehmet Kaplan, Tahsin Yücel, Akşit Göktürk, Şara Sayın, Ünsal Oskay, Murat Belge, Orhan Burian, Tahir Alangu, Memet Fuat, Mehmet Doğan, Bedrettin Cömert, Enis Batur, Nihat Sami Banarlı, Cemil Meriç, Kenan Akyüz, Melih Cevdet, Konur Ertop, Orhan Şaik Gökyay, Alpay Kabacalı, Cevdet Kudret, Agah Sırrı, Berna Moran, Rauf Mutluay, Yaşar Nabi, Ahmet Oktay, Atilla Özkırımlı, Nermi Uygur ve Fuat Köprülü. Türk edebiyatında ise Mehmet Kaplan, Nurullah Ataç, Cemil Meriç ve Hüseyin Cahit yalçın eleştiri türünün önemli temsilcileridir. Edebiyatımızdaki ilk eleştiri Namık Kemal’in Tahrib-i Harabat’ıdır. Dünya edebiyatında Boielau, A. France, Eleştiri Türleri Günümüzde eleştiri eleştirme denilen bu türe eskiden tenkit, eleştiri yazan kimseye de “münekkit” denilirdi. Bugün eleştiri yazan kimseye; eleştirmen, eleştirici denilmektedir.
Tenkid sanat eserlerini konu almasına rağmen kendisi sanat eseri değildir. Ele aldığı her türün bir sistemi ve kuralları olduğundan eleştirmen bunları bilmek zorundadır. Bununla birlikte doğuşları büyük ölçüde edebiyat akımlarına bağlı olan başlıca eleştiri yöntemleri şunlardır.
Tarihi Eleştiri: Bu yöntem; edebi eseri, yazarın hayatına, yetişme şartlarını ve devrin özelliklerine göre inceleme esasına dayanır. Burada eserden çok sanatçı önemlidir. Eser, buna bağlı olarak açıklanmaya çalışılır.
Sosyolojik Eleştiri: Bu görüş, edebiyatın kendi başına var olmadığı toplumla var olduğu ve toplumun bir ifadesi olduğu ilkesinden hareket eder. Buna göre eleştirmen; eseri ve okuyucuyu sosyal koşullardan soyutlamadan değerlendirme yapacaktır.
İzafî Eleştiri: Bu anlayışa göre eleştiriye sınır koymak mümkün değildir. Herkes kişisel zevkine ve düşüncesine göre eseri değerlendirir.
İzlenimci eleştiri: Bu anlayışa göre eleştiri “kitaplardan zevk almak, onlarla duyguları inceltmek ve zenginleştirmek sanatı”dır. Bu anlayışın belli bir yöntemi yoktur. Eserlerin ve türlerin sınıflaması da yoktur. Eseri okurken alınan zevk, eserin tek ölçüsüdür.
Yapısal eleştiri: Bu görüş eserin bağımsız bir yapı, bir bütün olduğu anlayışından hareket eder ve eserin açıklanmasının ancak kendi yapısıyla mümkün olduğu görüşünü benimser. Buna göre her eserin kendine has bir yapısı vardır ve bu yapı çeşitli parçaların organik bir biçimde birleştirilmesiyle oluşur.
Eleştiri Türüne Örnek
ÖSS'ye Gerek Yoktur!! Öss nedir ki? Altı üstü bir sınav, hayat Össden ibaretmidir ki bizler öss gibi bir sınavı geçemedikçe bir meslek sahibi olamıyoruz ve geleceğimizi öss gibi bir engeli aşacağımızın planları ile kuruyoruz, zaman yaklaşıyor öss ye 1 ay kaldı ve burdan herkese, her öğrenciye, her veliye, her duyarlı T.C. vatandaşına sesleniyorum !!! “Öss’ye Gerek Yoktur !!!” Neden mi? Çünkü öss (öğrenci seçme sınavı ) gibi bir sistem en baştan yalnıştır, öss mi bizi seçiyor bizmi öss’yi (mesleğimizi-geleceğimizi) ben istediğim bölümde okumak istiyorum sevdiğim mesleği yapmak istiyorum, insan olmanın verdiği özgürlük hakkımla hayatımı özgürce sürdürmek istiyorum, eğer demorasi diye bişeyler var ise bu sistem değiştirilmelidir, çünkü özgürlük hakkımız çiğnenmektedir, Eğitim anlayışını bir at yarışı olarak düşünmek ve bu atları Dershaneler ile yetiştirip daha hızlı koşmalarını sağlamak için velilerin milyarlarca para vermeleri özgürlük değildir. Ülkede 1000′lerce profesör var, ülkede 100′lerce bilim adamı var; memleketin geleceğini siyasetçiler getirecekse istemiyorum böyle siyaset istemiyorum böyle eğitim. Bende Öss mağdurlarından birisiyim, Yıllarca okudum, ilkokulu, ortaokulu, liseyi; hiç sınıfta kalmadım, ama buna rağmen öss yi kazanamadım. Bunun ne kadar büyük bir hayal kırıklığı olduğunu biliyorlarmı Bakanlar, bunun ne kadar büyük bir bunalım olduğunu biliyorlar mı YÖK yöneticileri ? Sistem şu sıralar öyle bir hal aldıki Dershaneye gitmek zorunlu hale geldi, resmi olarak değil ama gayriresmi olarak herkes çocuğunu öss’yi kazanması için dershaneye göndermesi gerektiğini düşünüyor (bir dershane öğrenci başına yaklaşık 1000 ytl alıyor her yıl ortalama 1,5 milyon öğrencinin öss’ye girdiğini biliyoruz minimum yarısı dershaneye gönderiliyor olsa çarpın bakalım 750.000 ile 1000 ytl’yi) sistem velilerin, ailelerin sırtına vergiler yetmiyormuş gibi birde böyle bir yük bindiriliyor.(ne büyük tesadüf, ne büyük bir çağdışılık, çağdaş medeniyetler anlayışınız, çağdaş eğitim anlayışınız bu mu? ) Senelerdir konuşulur tartışılır, senelerdir ne olacak bu öss ? diye sorular sorulur. Soru sormak ile haber kanallarına bu konuları taşımak ile gündemi bu kelimeler ile meşgul etmekle hiçbir sorun çözülmez ve hiç bir hak konuşularak alınmaz. Tarih tekerrür edecek ise hiç sakince olmayacağı aşikar. “ bütün tershanelerine girilmiş, bütün ordular dağıtılmış ve memleketin her köşesi tamamen işgal edilmiş olabilir.bütün bu durumdan daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde iktidara sahip olanlar gaflet, dalalet ve hatta hiyanet içinde bulunabilirler. ” Öyleyse biz ne yapacağız, öss gibi bir engelden nasıl kurtulacağız ? Bir bildiğimiz varda yazdık; Ben T.C. vatandaşı olarak ve demokrasi ile yönetilen bir ülkede düşüncelerim ile geleceğimi şekilendirmek istiyorum ve bunun önüne öss’nin geçmesini istemiyorum, üniversite okumak için ne dershanelere para vermek, ne bir sınava girmek istiyorum, eğerki yeterliliğim ölçülecek ise bu araştırmacı, meraklı ve düşünsel yönlerimi açığa çıkartacak bilimsel yöntemler ile olmalı. Ne olduğunu anlayamadığım, sorgulayamadığım, sorulan soruların daha sonra hayatımda kullanamadığım saçma sapan bir sınava girmek istemiyorum. Ben huzurlu bir hayat istiyorum, kimsenin kimseyi sömürmediği, eşit bir düzenin kurulduğu bir hayat, doğan bir çocuğun sütünün bedavaya alındığı bir düzen, ücretsiz eğitim alabildiğim bir sistem; mevcut sistem ile istediğim şeyler gerçekleştirilebilecekse ne mutlu ama gerçekleştirilemeyecekse oturup düşünmenin zamanı gelmiştir. Öyle ya; ” Muhtaç olduğumuz kudret, damarlarımızdaki asil kanda mevcut” Düşünmeye başlayın hatta harekete geçin. (Hiç birşey yapamıyorsanız Eleştirin) Sinan işler Eleştiri Türüne Örnek Asık Suratlar ve Toplumun Gelişimi Sosyolog değilim, profesör değilim, bir üniversiteden doktora da almadım ama toplumun ne durumda olduğunu az çok anlıyorum insanların sokaklardaki asık suratlarının sebeplerini az çok biliyorum, T.C. vatandaşlığının bir avantaj olması gerektiğini düşünenlerden birisiyim ama mağlesef böyle bir ortamın olmadını ve olmasının zor bir ihtimal olduğunu görüyorum, politik ve toplum üzerindeki sosyolojik uygulamalar bunun kanıtıdır. T.C. topraklarında yaşayan insanların kafaları karışık genel itibariyle bir dargınlık, küskünlük var insanların üzerinde, bunun sizde farkındasınız; yolda yürürken insanların asık suratları gözünüze ilişmiş olmalı, hatta bazı arkadaşlarınıza espri yapmanıza rağmen gülmemeleri dikkatinizi çekmiştir, TV açtığınızda karşınıza gelen iğrenç görüntülerden tiksinti duymuşsunuzdur.Biraz düşünülürse hepimiz bunların az çok farkındayız değil mi? Bir milletin kafasını karıştırmak istiyorsanız onların kültürleriyle oynayın, hassas konulardaki fikirlerin zıt yönlerini gündemde tutun, ülkeye tehdit oluşturabilecek odakları harekete geçirin, sosyal bunalımlar için saçma sapan TV dizileriyle milyonları ekranlara bağlayın !! Biraz daha uğraşırsanız milletin nihayetinde koca bir toplumun kafasını karıştırır ve bir uçuruma doğru sürüklersiniz. DUR diyecek birisinin olamaması ne kadar kötü bir durum değil mi? T.C. kurucusu Sn. M. Kemal ATATÜRK’ün kemikleri sızlıyordur. Nereden Nereye ….? Bu milletin geleceğini bizler yani gençler oluşturacak ise gençliğin beynini uyuşturmanın ne alemi var ? Eğer yönetim ilerde bizlere geçecekse Allah korusun derim şu anki gençliğin elinde bir yönetimin olmasını istemem, çünkü bu gençlik manevi ve kültürel değerlere saygı duymayan bir gençlik olarak gelişiyor, eğer ki iktidara bu gençlik benim tabirimle kayıp gençlik gelirse ya Milletini, Ya Toprağını satar !! Bu sözleri 21 yaşında bir genç olarak sarf ediyorum. Saygılar. Sokakta Yürürken Gülmeniz Dileğiyle.
Eleştiri Türüne Örnek
Yazınsal Yaratmada Bireyin İşlevini Nasıl Anlamalı? Bir yapıtın açıklanmasında yazarın yaşamöyküsü, yapıtın anlaşılmasında temel bir öğe değildir; yazarın düşünce ve niyetlerinin bilinmesi de bu yapıtın anlaşılmasında temel bir öğe olamaz. Yapıt, önemli bir yapıt olduğu ölçüde, kendi gücüyle yaşar ve anlaşılır ve çeşitli toplumsal sınıfların düşüncelerinin çözümlenmesiyle de doğrudan doğruya açıklanabilir. Bir yazın ya da felsefe yapıtında bireyin işlevini yadsımak, yadsımak mı demektir? Kuşkusuz hayır. Ne var ki, bütün gerçekler gibi bu işlev de eytişimseldir (diyalektiktir), dolayısıyla onu neyse öyle anlayıp kavramaya çalışmak gerekir.
Yazın ya da felsefe ürünlerinin, yazarlarının yapıtları olduğunu yadsımayı kimse düşünemez; ne ki bunların da kendi mantıkları vardır, dolayısıyle keyfe bağlı yaratmalar değillerdir hiç de. Yazınsal bir yapıtta hem kavramsal bir dizgenin iç bağlantısı, hem de bir canlı varlıklar dizgesinin iç bağlantısı vardır; bu bağlantı, bunların birtakım bütünler oluşturduğunu gösterir; bu bütünlerin parçaları, birbirlerine göre, birbirlerinin yardımıyle, özellikle temel özleri yardımıyle anlaşılıp kavrayabilirler. Böylece, bir yandan şu sonuç çıkar ortaya: Yapıt ne denli büyük olursa o denli de kişisel olur; çünkü, ancak çok zengin ve güçlü bireylik, henüz oluşmakta bulunan ve topluluğun bilincinde pek az belirlenmiş olan bir evreni düşünüp görebilir ve son ayrıntılarına dek bunu yaşayabilir. ama bir yandan da şu sonuç çıkar ortaya: Bir yapıt ne denli büyük bir düşünür ya da yazarın kaleminden çıkmışsa o denli de kendi gücüyle kendini anlatabilir; dolayısıyle tarihçinin, yapıtı yaratanın yaşam öyküsü ya da düşüncelerine baş vurmasına hiç gerek kalmaz. En güçlü kişilik, düşünsel yaşamla en iyi özdeşleşen kişiliktir, toplumsal bilincin etken ve yaratıcı bütün temel güçleriyle en çok özdeşleşen kişilik. Bir yapıtın güçsüz ve tutarsız yanlarını anlamak söz konusu olduğunda ancak, yazarın kişiliğine ve yaşamının dış koşullarına baş vurmak zorunluluğu doğar çok kez.
Böylece, Goethe’nin pek yazınsal bir değer taşımayan bir sürü benzetme oyunları, hatta Faust’un birtakım cılız, güçsüz yanları, yazarın Weimar sarayında karşı karşıya bulunduğu zorunluklarla açıklanabilmektedir. Ama Goethe artık kendine yaraşır düzeyde bulunmadığı andadır ki Weimar bakanı yapıtta ön sıraya geçip varlığını duyurur.
Demek, toplumla bireyi, tinsel değerlerle toplumsal yaşamı birbirine karşıt görmek şöyle dursun, gerçek, bunun tam tersidir. Toplumsal yaşam, yaratma gücünün en son noktasına eriştiğinde, her ikisi de, en yüce biçimleri içinde birbirleriyle kaynaşmış olurlar; yazın alanında bu böyledir, felsefede, siyasal alanında da böyle. Racine ya da Pascal’ı PortRoyal’dan nasıl ayırabilirsiniz. Munzer’i Köylüler Savaşından, Luther’i din devriminden, Napoléon’u imparatorluktan ve Fransız Devrimiyle eski rejim arasındaki sürekli kavgadan? Tersine, topluluk ortaklığa dönüştüğünde, birey güçsüzleşip göze batar duruma geldiğinde aradaki karşıtlık iyice derinleşir. Ama o zaman da, yazınsal yaratma tarihinde, derin bilginleri çok ama yazınsal düşünce tarihçisini pek az ilgilendirebilecek olan yazılarla karşı karşıya bulunuruz artık..
( Lucien Goldmann. Matérialisme dialectique et histoire de la littérature, Çeviren: Tahsin SARAÇ, Türk Dili Dergisi, Eleştiri Özel Sayısı , Mart 1971) Eleştiri Türüne Başka Bir Örnek Kültürde Yozlaşma: Başlangıç Hepimiz zaman zaman kültürümüzün yozlaşmasından dolayı bir endişe duymuşuzdur. Birçoğumuz bu gidişatı değiştirmek için hiçbirşey yapmıyoruz. Ama yozlaşmayı durdurmaya çalışanların bir çoğu da boşa kürek çekiyor! Ne yazık ki bu çok acı bir gerçek. Değişim çocukken başlar yavaş yavaş olur. 40 yaşına kadar kendi öz kültürünü yaşamış bir kimseyi değiştiremez, farklılaştıramazsınız. Gerçekten de bunu yapmak deveye hendek atlatmaktan daha zordur. İşte kültür mühendislerinin en çok önem verdiği nokta da budur. Onlar basın ve yayım organlarını kullanarak bugün yurdun en ücra köşelerine kadar kolayca ulaşıp, oradaki saf insanlara ulaşarak, medenileşme ve modernleşme adı altında insanlara kendi şarkılarını dinletip, kendi süper kahramanlarını izletiyorlar. Bunun kısa vadede çok fazla bir zararı yoktur. Ama uzun vadede bir kültürün tamamiyle yok olmasına sebep olabilir. Şöyle ki bu proğramı seyreden bir ebeveyn pek fazla etkilenmez, ama onun yanındaki küçük çocuğu bu proğramları seyrede seyrede gördüğü şeyleri kendisinin olarak benimser ve bunu kendisiyle özleştirir. Esas ve en büyük tehlike buradadır. Eğer çocuğumuz varsa ve iyi bir gözlemciysek onun yalnız başınayken kendi kendine bu yabancı şarkıları mırıldandığı, oynadığı oyunlarda Spiderman, Batman gibi isimler aldığını çok rahatlıkla gözlemleyebiliriz. Daha sonra bu çocuk büyür, bir iş sahibi olur ve dükkanına yabancı bir isim verir. Seyrettiği filmlerin Türkçe alt yazılı olmasına özen gösterir, çocuğunu yabancı okullara göndermek için para karşılığı kura çektirir sıra bekler. Sizlere son sözüm şu, eğer kendinizi bu bataklıktan kurtaramıyorsanız küçük kardeşinizi, çocuklarınızı kurtarmak için çaba sarfediniz. Onların yabancı kültürün tesiri altında büyümemeleri için gerekli özeni gösterip, onlara kendi öz kültürlerini anlatınız ve bunu yaşamalarını sağlayınız. Bu, mücadeleye yaptığınız en büyük katkı olur. Unutmayın ki en büyük yatırım geleceğe yapılan yatırımdır… Saygılarla http://elestiri.org/kulturde-yozlasma-baslangic/  Diğer Türler için: Günlük Anı
Mektup Deneme
Makale Eleştiri
Söylev(nutuk) Türü Gezi Yazısı
Roman Ropörtaj
Söyleşi Tiyatro
Fıkra “Haber Yazısı”
Fabl Türü Hikaye(öykü)
Masal
Bütün bunlara karşı sizden sadece bir teşekkür istiyorum. Çok mu şey istiyorum?
Bu yazıda www.bilgicik.com adresinden alıntılar yapılmıştır. 
|
|
Yorum
(42) ::
Yorum yaz! ::
Bağlantı
|
22/2/2008 - Roman Türünün Özellikleri (Tarihi Gelişimi ve Temsilcileri)
Roman Türünün Özellikleri Tarihi Gelişimi ve Temsilcileri
R O M A N Latincede, yazı anlamına gelen bir sözcüktür Romada bozulmuş latinceye verilen ad olarak kullanılırken daha sonra yaşanmış bir olayı hikâye etme anlamında kullanılmaya başlanmış; çağımızda ise, öykü türünün her yönüyle gelişmiş şekline roman denmiştir. Yani yaşanmış ya da yaşanabilir olayları, yer, zaman, çevre ve insan unsurlarına dayanarak, geniş bir bakış açısıyla anlatan yazı türüne ROMAN diyoruz. ÖZELLİKLERİ: 1) Konusu insan ve dünyadır. 2) Gerçek yaşamı yansıtmaya çalışır. 3) Anlattığı olay, çevre ve kişiler, yaşamdan alınır 4) Olay ve kişileri ayrıntılı anlatma, tahlil ve tasvirlere çok yer verme, bir ana olay etrafında bir çok küçük olaya yer verme bakımından hikâye türünden ayrılır Roman türünün ilk örneğini XVI. Yüzyılda İspanyol yazar Miguel de Cervontes ( Mişel dö Servantes) Don Kişot adlı esriyle vermiştir. XVII. Yüzyılda Madema de la Fayette : Princesse de Clevs adlı eseriyle onu takip etmiş; XIX. Yüzyılda gelişen romantizm ve realizm akımları bu türün de gelişmesinde etkili olmuştur.. Türk Edebiyatında daha önceleri bu türün yerini tutan MESNEVİLER vardı. Batılı anlamdaki roman türü bizde önce çevirilerle başlar. İlk olarak Yusuf Kâmil Paşa, Fransız yazar Fenelondan Telmaque(telemak) adlı esri çevirmiş ; sonra Wictor Hugo'dan Sefiller, Daniel Defodan Robinsun Crosoe ve Alexandre Dumas dan Monte Criesto çevrilmiştir. Bizde ilk yerli romanı Şemsettin Sami : Taaşşuk u Talat ve Fitnat adlı eseriyle vermiştir. Daha sonra Namık Kemal, İntibah adlı eseriyle ilk edebi roman örneğini Halit Ziya Uşaklıgil, ''Mai ve SİYAH'' la ilk modern roman örneğini vermişlerdir. Bunları Araba Sevdası adlı romanıyla Recaizade Mahmut Ekrem , Eylül adlı romanıyla Mehmet Rauf takip eder . Milli Mücadele döneminde Halide Edip Ateşten Gömlek , yaban. Reşat Nuri Çalıkuşu romanlarıyla bu türü mükemmele ulaştırır. ROMAN ÇEŞİTLERİ A ) KONULARINA GÖRE 1 Tarihi Roman : Tarihteki olay ya da kişileri konu alan romanlardır. Yazar tarihi gerçekleri kendi hayal gücüyle birleştirerek anlatır. İlk örneğini Valter Scolt Vaverley adlı eseriyle vermiş. Bunu Gogol ,Toros Bulba , W. Hugo Nöturdam de Paris , A. Dumas Monte Criestove Üç Silhşörler le takip eder Türk edebiyatında ilk örneği N. Kemalin Cezmi romanıdır. N. ADSIZın Bozkurtlar ;T Buğra Küçük Ağa , Küçük Ağa Ankara'da K. Tahirin Yorgun Savaşçı. Devlet Ana bu tür romanlardır. 2 - Macera Romanı:Günlük hayatta her zaman rastlanmayan, şaşırtıcı, sürükleyici, esrarengiz olay-ları anlatan romanlardır Serüven Romanları da denir. Bir araştırma ve izlemeyi anlatan Polisiye Roman , alışılmışın dışında uzak yerleri ve yaşamları anlatan Egzotik Romanlar da bu gruba )- girer. Dünya edebiyatında R. L. Stevensının Hazine Adası. D. Defonun Rabinson Cruse R . Kiplinkin Cangel; Türk edebiyatında A. Mithat Efendinin Hasan Mellah . Dünyaya İkinci Geliş, Peyami Safa'nın Cingöz Recai bu türün en tanınmış örnekleridir. 3) Sosyal Roman : İnsan yaşamınn sınırsız kültür birikimi içinde yer alan ve insanı derinden etkileyen toplumsal, siyasi olaylar, inançlar, gelenek ve görenekleri bazen eleştirisel, bazen de bilimsel açıdan ele alıp anlatan romanlardır Dünya edebiyatında : W. Hugonun Sefiller , Dostoyevski Suç ve Ceza; Türk edebiyatında Namık Kemalin İntibah ,R. M. Ekremin Araba Sevdası A. M. Efendinin Felatun Bey İle Rakım Efendi bu tür romanlardır. Bir fikri savunup bilimsel verilerle olaya yaklaşan Tezli Roman ( Yakup Kadrinin Yaban romanı gibi.) ; toplumdaki inanç ve gelenekleri anlatan Töre Romanı ( Halide Edip Sinekli Bakkal) bir olayı eleştirisel yaklaşımla anlatan Yergi Romanı (Y Kemalin İnce Memet ) ; belli bir yerin özelliklerini anlatan Mahalli Roman ( F. Baykurrtun Yılanları Öcü ) sosyal romanın çeşitleridir 4)- Psikolojik Roman : ( Tahlil Romanı ) : Dış alemdeki olaylardan çok , kahramanların iç dünyasını, ruh hallerini ele alarak kişilerin toplumla ilişkilerini, bunların birbirinden nasıl etkilendiklerini anlatan romanlardır. İlk örneği: Madame de La Fayettenin Prencesse de Clevs Adlı romandır. Bizde Mehmet Raufun Eylül ilk örnektir. Peyami Safanın Matmazel Noralyanın Koltuğu, Bir Tereddütün Romanı , Dokuzuncu Hariciye Koğuşu bu türdendir. 5) Otobiyografik Roman: Yazarın kendi yaşamın anlattığı romanlardır. Dünya edebiyatında Alfonse Dodenin Küçük Şeyler , bizim edebiyatımızda: Y. Kadri Karaosmanoğlunun Anamın Kitabı . P. Safanın Dokuzuncu Hariciye Koğuşubu türün örnekleridir. NEHİR ROMAN : Bir kişinin, bir toplumun hayatındaki gelişmeleri ya da tarihi bir olayı birden fazla cilt halinde anlatan romanlardır. Tarık Buğranın Küçük Ağa, Küçük Ağa Ankarada , Firaun İmanı; Nihal Adsızın Bozkurtlar , Bozkurtların Ölümü, Bozkurtlar Diriliyor romanları gibi. B) KONULARIN IŞLENİŞİNE GÖRE ROMANLAR: 1 Romantik Roman . Romantik akıma uygun olarak, duygu ve hayallerin ön plânda olduğu romanlardır.( İntibah, Eylül, Mai Ve Siyah gibi ) 2 Realist Roman : Gerçekçi akıma uygun olarak gözlem ve deneyimin duygu ve hayalden daha ön plânda olduğu akımdır İlk örneği R. M. Ekremin Araba Sevdası . 3 Natüralist Roman: Bilimsel araştırmalara bağlı kalarak kahramanlarını gözlemlerle seçen romanlardır. Gönül BATTAL  Diğer türler: Günlük Anı
Mektup Deneme
Makale Eleştiri
Söylev(nutuk) Türü Gezi Yazısı
Roman Ropörtaj
Söyleşi Tiyatro
Fıkra “Haber Yazısı”
Fabl Türü Hikaye(öykü)
Masal Bu yazıda www.turkceciler.com adresinden alıntılar yapılmıştır.
|
|
Yorum
(25) ::
Yorum yaz! ::
Bağlantı
|
22/2/2008 - Makale Türünün Özellikleri (Tarihi Gelişimi ve Temsilcileri)
Makale Türünün Özellikleri (Tarihi Gelişimi ve Temsilcileri) MAKALE 1. Tanımı Bir konuda bilgi verirken veya bir gerçeği savunurken, türlü kanıtlardan faydalanan, bunları bilimsel biçimde inceleyen gazete ve dergi yazılarına makale denir. Gazetenin ilk sayfasının ilk sütununda çıkan makaleye başmakale; yazarına da başyazar adı verilir. Başmakalede, gazetenin tutumuna uygun fikirlerle günlük genel olaylar yer alır. 2. Özellikleri Makalenin amacı, toplumu ilgilendiren bir düşünceyi geniş halk kitlelerine yaymaktır. Makaleler, bilgi vermeye ve fikirleri açıklayıp kanıtlamaya çalışan yazılardır. Temel ögesi düşüncedir. Bir fikri açıklayıp kanıtlayarak zihinlere aşılamak için yazılır. Makaleler her konuda yazılabilir (edebiyat ve sanat, sosyal, siyasal, askerlik, din ve ahlâk, tıp ve sağlık, spor, kültür, tarih vb.). Makale türü, edebiyatımıza Tanzimat Döneminde gazete ile birlikte Batı'dan giren bir türdür. Düşünce yazıları içinde en ağırbaşlı ve en zor olan tür makaledir. Makalenin amacı bilgi vermektir ama bu bilgi ansiklopedik bilgilerden çok farklıdır. Ansiklopedik bilgide, tanıtma, açıklama, sıralama ve kendiliğinden kesinleşmiş olma özellikleri vardır. Oysa makalede kişilik sezinleten bir anlatım, bir yorum ve inandırma eğilimi, bir amaç vardır. Bilim ve kültür alanında yazılan makaleler, sınırlı bir kültür kesimine ulaşmayı amaçladığından bu makalelerde daha bilimsel bir dil kullanılır. Gazete ve dergilerdeki makalelerse, geniş halk kitlelerine ulaşmayı amaçladığından yazar, dilini daha açık, daha popüler ve daha anlaşılır bir düzeyde tutar, özel terimler kullanmaktan kaçınır. TEMSİLCİLERİ: Ziya gökalp Fuat köprülü Mehmet kaplan Halil inalcık Şükrü ünalan Makale yazarı; Kendi alanında geniş ve köklü bilgiye sahip olmalı, Sorunlara tarafsız bir gözle bakmalı, Dili iyi kullanmalı, Genel kültürü geniş olmalıdır. Deneme ile makale arasında ne fark vardır? Denemelerde kişisel düşünce yer alır. Söylenenlerin kanıtlanmasına ihtiyaç duyulmaz. Denemelerde ele alınan konular, kesin sonuçlara bağlanmaz. Makalelerde ise bilgi vermek, bir fikri açıklamak ön plandadır. Düşünce yönü ağır basar; kanıtlamaya ve açıklamaya dayanır. Kesin bir sonuca ulaşmak hedeflenir. Öğretici düzyazının bir türü olan makale, bir düşünür, bilim adamı ya da araştırmacının seçtiği bir konuda kendi duygu ve düşüncelerini delil, bilgi, bulgu, belge ve diğer kaynaklardan da yararlanarak açıkladığı ve kesin yargılarla sonuca ulaştığı yazı türüdür. Makaleler, içeriklerini belirleyen konularına göre birçok türe ayrılır. Örneğin resim, müzik, tiyatro gibi sanat dallarını ele alan makalelere sanat makalesi, ulusal ya da uluslararası politika konularını irdeleyen yazılara politik makale, askerlikle ilgili bir konuyu işleyen yazıya askerî makale, psikolojik konulara değinen yazılara psikolojik makale, bir bilim dalıyla ilgili makalelere bilimsel makale, dinî konuları i şleyen yazılara da dinî makale denir. Makaleler genellikle gazetelerde, popüler ve bilimsel dergilerde yayımlanır. Gazetelerin çoğunlukla ilk sayfasında yer alan ve o gazetenin genel fikrî yapısını temsil eden yazılara başmakale, bu yazıyı yazan kişiye de başyazar denir. Türk edebiyatında ilk makaleyi, İbrahim Şinasî ilk sayısı 22 Ekim 1860′ta çıkan Tercümanı Ahval gazetesinde yayımlamıştır.
Makale Türüne Örnek Gelenekten Yararlanmak Bir söz sanatı olarak ortaya çıkan edebiyat, sanatçının gerçeğiyle toplumun gerçeği birbiriyle buluştuğu anda doğru ifadesini bulur ve kültürel değerlerle bütünleşirse, tabii bir görev ifâ etmiş olur. Edebiyatın malzemesi de muhatabı da insandır. Bu yüzden sanatçı, konusuna en uygun dili bulmak, anlatacağı insanı en iyi kavrayacak perspektifi bulmak zorundadır. Günlük dilden sanatın dilini, geleneğin çizgisinden yeniliği bulamayan edebiyat adamı başarısızdır. Böylece edebiyat, somut ilişkilerden soyut sonuçlar çıkarması beklenen okuyucunun iç dünyasına da yaklaşarak kargaşadan bir düzen çıkarır, onu evrensel ve mutlak olana yöneltir. Edebiyat geleneğimizde bunun örnekleri çok var
Bu anlamda edebiyat, en somut ilişki ve görüntülerden en soyut hedeflere ulaşabildiği ölçüde önemli ve kalıcı bir faaliyet alanıdır. Etkisi de buradan gelir. En küçük insanî ilişkiden, insan eli değen en küçük nesneden, idrakin ulaşabildiği son noktaya kadar her şey edebiyatın ilgi alanına girer. O bakımdan, ilk evliya-şairlerden beri toplumumuz için edebiyat “her şey”dir; bu yüzden her şey edebiyatla anlatılır. Eski kültürümüzde, edebiyat geleneğimizde edebî olanla İslâmî olan aynı kimliği taşır, aynı müştereklere sahiptir. O yüzden, “Edîb olur kişi sermaye-i edebi kadar” denmiştir.
Dede Korkut’tan beri bizde edebiyat “her şey” olmuştur, yazılan her şeyde edebîlik çabası görülmüştür. Batı kültüründe ortaya çıkan şiir ve nesir diline ait sistematik ayrım İslâm kültüründe yoktur. Devlet adamından başlayarak, herkes şiir ve güzel sanatlarla bezenmiş bir kültürü benimser.
“Edebiyat her şey değilse onunla uğraşmak boşunadır” diyen J.P.Sartre’ın Varoluşçu bir tavırla endişesini duyduğu fonksiyonellik, kültürümüzün temelinde vardır. Modernizmin kıskacına giren yeni Türk edebiyatı, Servet-i Fünun’la birlikte toplumdan kopunca, kendine yeni dayanaklar aramaya başladı. Bunca yazılıp çizilenle toplumun çoğunluğu ilgili görünmez hâle gelince, ister istemez sanatçı da durumunu gözden geçirdi. Fildişi kulede gezindiğini sananlar, neden sonra kavanoz edebiyatının sözcüsü olduklarını anladılar. Batıcılığın her alandaki çıkmazı, edebiyat alanında da kendini gösterdi.
Ahmet Yesevî’nin “hikmetlerinden Muallim Naci’nin gazellerine ve yeni tarz şiirlerine kadar, eski kültürümüzün çerçevesinde oluşan bütün edebî verimler, insanî ilişkiden İlâhî mesaja ulaşmak gibi bir hedefe sahiptir. Mesnevî’den Yunus’un ilâhilerine, Leylâ ile Mecnun’dan Şeyh Galib’in gazellerine kadar bütün klasiklerde hep aynı dünya görüşünü bulabiliyorsak, bunu sanatçı ile toplumun bütünleşmesine bağlamak gerekir. Bu bakımdan eski edebiyatımız son derece tabii bir oluşum içindedir. Devlet başkanı olan Padişahtan Yeniçeri arasından çıkmış Halk şairine, Divan tarzı şiirler yazan Şeyhülislâm’dan Tekke şairlerine kadar hep aynı değer ölçülerinin, aynı sanat ve insan anlayışının temsilcileriyle karşı karşıya olmuşuz. Bu bütünleşme içinde oluşan edebiyat da tabii bir fonksiyona sahiptir. Çünkü devleti ve toplumuyla bütünleşen herkes gibi sanatçı da aynı medeniyetin sözcüsüdür. Onun değerlerini dile getirir, o çerçevede eser verir. Bütün klasik edebiyatlarda bu vardır.
Gelenekten kopuş ve köksüzlük
Divan şairlerinin kullandığı mazmunların sosyal gerçeklikten uzak, soyut bir dünyada teşekkül ettiğini söyleyenler, zamanla kendileri de aynı keyfîliğe düştüler. Divan şairlerinde zihnî bir kurguya bürünen imajlar, Namık Kemal ve arkadaşlarında tamamıyla soyut düşüncelere kahraman kimliği kazandırma çabasına dönüştü. Bu tutum edebî faaliyete imkân vermez. Çünkü sanat, somut hayattan yola çıkar, soyutlama daha sonra görülür. Soyut kavram ve düşüncelerle bilim ve felsefe uğraşır.
Bu anlamda yeni edebiyatımız yapay bir görüntü ortaya koymaktadır. Birbirine zıt görüşlerle geliştirilmeye çalışılan edebi akımların toplumla göbek bağı yoktur. Aslında bugün açıkça görülen durum, Tanzimat edebiyatının başlangıcından beri vardır. Servet-i Fünun anlayışıyla birlikte bu hal büsbütün yaygınlaşmıştır. O yüzden Batı tesirindeki yeni Türk edebiyatı gelenekten kopmayı yeniliğin olmazsa olmaz şartı saymış; bu da genç sanatçıları köksüzlüğe mahkûm etmiştir.
Tanzimat sonrasının ilk büyük sanatçısı olan Abdülhak Hâmid’in eserlerinde dikkati çeken bu yabancılığı, bütün entelektüel faaliyetlerimizin son yüzyılı için geçerli sayabiliriz. Şiirin özel durumu bir yana roman ve tiyatro gibi en sosyal alanlarda bile edebiyatımız yapay bir kimlik göstermişse, bunun çok esaslı sebepleri olmalıdır. Bunu tek boyutlu estetik bir olay olarak görmenin imkânı yoktur.
Batıcı görünen yenilikçi bir edebiyat, daha açık ifadeyle batılı bir kültür ve medeniyetin sözcülüğünü üstlenen sanatçı, ister istemez kendi geleneğinden kopacaktı. Bu kopuşun kaçınılmaz sonuçlarından biri köksüzlük; diğer dikkati çeken sonuçlar ise, yapay edebiyat akımları ve özenti sanat anlayışlarıdır.
Yenilik adına veya batılı ödüller kazanmak için kendi kültüründen kopanlar köklerini kaybeder.
Avrupai yolda gelişen Tanzimat, Servet-i Fünun, Millî Edebiyat, Cumhuriyet Edebiyatı, Garip Şiiri ve İkinci Yeni anlayışları, hep bu yapaylığın ve batılı akımlara özentiliğin etkilerini taşırlar. Edebiyattan başka alanlarda eser veren Türk sanatçısı da bu yapaylığın etkisinden büsbütün kendisini kurtaramamaktadır. Son yıllarda kültürel temellerimize bağlılıkları itibariyle en tabii gelişme gösteren İslâmî duyarlıkla eser veren gençlerin eserlerinde de bu eğilimler göze çarpmaktadır. Bunlar yapay zemin üzerinde geliştiği için, benzer tavırlar sergilemekten çekinmiyorlar maalesef. Halbuki İslâmî eğilimde eser verenlerin özde karşı oldukları görüşlerle akımların sahiplerinin yapay tavırlarına özenmeleri geçici bir heves bile olsa hoş değil. Temel görüşleri batıcı olanların üslûpları da hastalıklı...
Tanzimat sonrasında bu yapay edebiyatın bütün özentiliklerine ilk karşı çıkanlar, A. M. Efendi ile Muallim Naci’den sonra Ömer Seyfeddin, Mehmet Akif ve Yahya Kemal olmuştur. Bunların oluşturduğu tepki, Necip Fazıl’ın kendine özgü tavrına imkân veren bir ortam hazırlamış, toplum bu son derece tabii karşı çıkışı bütün kalbiyle kabullenmiştir. Bu şahsiyetlerin büyüklüğü ve birlikte mütalâasını mümkün kılan ortak özelliklerin en önemlisi, yapay edebiyat anlayışlarına ve sahte ilişkilere samimiyetle karşı çıkmalarıdır. Samimi bir tavırla yerli bir dünya görüşü temsil edilmektedir.
Geleneğe sahip çıkanın tarih şuuru ve çağdaşlığı
Artık edebiyat geleneğimizin imkânlarını düşünmenin ve bunu, sanal bir dünyada yapay sanat anlayışıyla yanlış ilişkilerden kurtarıcı tek yol olarak görmenin tam zamanıdır. 1970’li yıllarda ortaya çıkan gelenek tartışmaları, ondan yararlanma gereği konusunda yazılıp söylenenler nedense ufuk açıcı olamadı. Halbuki her kültür ve sanat anlayışının en önemli meselesi, kültürel değer ölçüleridir. Her ülkenin sanat ve edebiyat alanındaki teorik birikimi, geçmişle hesaplaşarak ortaya çıkabilir. Geleneği olmayan, geleneğe eklemlenmeyi beceremeyen yeniliklerin kökü yoktur, o yüzden yaşatılamaz... Burada gelenek konusuyla epeyce ilgilenen, Batı Avrupa’da “dinamik gelenekçilik” anlayışının sözcülerinden olan T.S.Eliot’a dikkati çekmek istiyorum. Modern İngiliz-Amerikan şiirinin öncülerinden sayılan ve şiirleri kadar estetik görüşleriyle de dikkati çeken T.S.Eliot, içinden çıktığı edebiyatın klasik şairlerinin seçme şiirlerini de yayınlamıştır. Böylece edebiyat geleneğine sahip çıkma örneği ortaya koyan bu şairin, Gelenek ve Şair adlı yazısından bir bölümü gözden geçirelim:
“Eğer geleneğe sahip olmak istiyorsanız, çok gayret sarfetmeniz gerekir. Geleneğe sahip olmak için önce “tarih şuuru” geliştirmeye ihtiyaç vardır. Tarih şuuru ise, yirmi beşinden sonra da şiir yazmaya devam etmek kararında olan herkes için kaçınılmaz bir şeydir. Tarih şuuru, sadece “geçmişin” geçmişliğini bilmek değil, fakat onun “hal”de de var olduğunu anlamak demektir. “Tarih şuuru” olan bir şair, yalnız kendi zamanının şuurunu ifade etmekle kalmaz. Onun için Homer’den bu yana bütün Avrupa edebiyatı ve onun içinde düşünülmesi gereken kendi milletinin, edebiyatı aynı anda vardır ve bütün edebî eserler organik bir bütün oluştururlar. “Geçmiş”in “hal” içinde varlığını hissetmek kadar ebediyeti, sınırsızı, sınırlı olanda, yani bugünde bulmak, bu beraberliği hissedebilmek bir yazarı gelenekçi yapar. Aynı zamanda bir yazarın içinde yaşadığı zaman ve mekânın, yani çağdaşlığının keskin bir şekilde şuurunda olmasını sağlayan şey de budur.”
Görüldüğü gibi, yapay edebiyattan kurtulmanın, fonksiyonel bir kültür faaliyetine girişmenin biricik yolu, gelenekle hesaplaşmak ve eski edebiyat kültüründen faydalanabilmek için bize özgü bir teorik birikim oluşturmaktır. Öteki türlü sırf yenilik olsun diye yapılan yenilikler, yeni diye bilinen yerli ve yabancı sanatçıları taklitten öteye geçemez. Halbuki sanat eserinde orijinallik asgari şarttır.
Gelenekten yararlanma çabasına girenlerin önünde Yahya Kemal gibi bir örnek varken, ille de yabancı üstadlara ihtiyaç duyanlar için T.S.Eliot’u hatırlatma çabamız yadırganmamalı. T.S.Eliot’un şiir ve tiyatroları kadar kültür ve gelenek üzerine yazdıkları da dilimize çevrilmiştir. Yahya Kemal’in ifadesiyle “mektepten memlekete” gitmek isteyenler için bu tür kaynaklar her zaman uyarıcıdır.
Sanat ve edebiyat geleneklerimiz arasında bize özgü normların ve motiflerin ciddî bir sanatçı ilgisiyle kavranabileceği, kendi kültür mirasını sahiplenmeden ondan yararlanmaya çalışmanın bir tür oportünisttik olduğu artık herkes tarafından biliniyor. Özellikle de edebiyat geleneğimizin özünü oluşturan dünya görüşü benimsenmeden girişilen gelenekten yararlanma gayretleri birer aldatmacadır.
Yahya Kemal’den sonra geleneğin özüne sahip çıkan Necip Fazıl yanında, Asaf Halet Çelebi ile Sezai Karakoç’un onlardan farklı bir üslûpla ve kendilerine özgü tarzda gelenekten faydalandıkları görüldü. Bunlar gibi öze bağlı olduğu kadar estetik motifleri modern bir tarzda canlandıranlar önemli. Edebiyat geleneğimizden kopanlar yalnız kendi eserlerine zarar vermiyor, topluma da kötü örnek oluyor. Sanat eserinin “Olsa da olur, olmasa da!” görüntüsünü gelenekten koparak değiştirmek mümkün değildir. Edebiyat bizde yine “her şey” olmadığı sürece boş bir uğraşı olmaktan kurtulamaz.
Kaynak: Milli Gazete, 10.06.2007 Mustafa Miyasoğlu
MAKALE TÜRÜNE ÖRNEK EMPATİ Başkalarının duygularını anlamaya çalışma, tavırlarını onların ruhsal durumlarına göre ayarlayabilme becerisi, ikili insan ilişkilerinin temelini oluşturmaktadır. Bundan dolayıdır ki, empati insanlarla ikili ilişkilerde başarıyı belirleyen ve sosyal ilişkileri yönlendiren bir etmendir. Bazı yöneticiler empatik olmayan davranış ve anlayış sergilerler. Bu tür düşünce ve tavırların yöneticinin başarısına olumsuz yönde bir etki yapacağı kaçınılmaz bir gerçektir. En basit tanımıyla Empati, bir insanın kendisini karşısındaki insanın yerine koyarak onun duygu ve düşüncelerini doğru olarak anlamasıdır. Empati insanlarla ikili ilişkilerimizde başarıyı belirleyen ve sosyal ilişkilerimizi yönlendiren bir etmendir. Toplumumuzun dokusunu koruyan oldukça önemli ve gerekli bir beceridir Empatinin gerçekleşmesi için üç temel aşama gerçekleşmelidir. İlk olarak, empati kuracak kişinin, kendisini karşısındakinin yerine koyması, olaylara onun bakış açısıyla bakması ön şarttır.Empati kurmak için dünyaya onun bakış tarzıyla bakılmalı ve olaylar onun gibi algılanıp ve yaşanmalıdır. Bunu gerçekleştirmek için de empati kurulmak istenilen kişinin rolüne girilmeli, onun yerine geçerek adeta olaylara onun gözlüklerinin gerisinden bakılmalıdır. Bu şekilde empati kurulduğunda, o kişinin rolünde kısa bir süre kalınmalı ve daha sonra bu rolden çıkarak kendi yerine geçilebilinmelidir. Aksi takdirde empati kurmuş sayılmazsınız. İkinci olarak, karşınızdaki kişinin duygu ve düşüncelerinin doğru olarak anlaşılması gereklidir. Karşınızdaki kişinin yalnızca duygularını ya da yalnızca düşüncelerini anlamış olmak yeterli değildir. Üçüncü olarak ise empati kuran kişinin zihninde oluşan empatik anlayışın, karşıdaki kişiye iletilmesi gereklidir. Karşınızdaki kişinin duygu ve düşünceleri tam olarak anlaşılsa bile, eğer anladığınızı ona ifade edemezseniz empati kurma sürecini tamamlamış sayılmazsınız. Bu ifade şekli beden dili kullanılarak bir gülümseme, bir dudak bükme ve sırtına dokunma gibi eylemle olabileceği gibi, açıkça anladığınızı aktaran sözlerle de gerçekleştirilebilir. Günümüzde, “Empati” ile “Sempati” arasında kavram kargaşası yaşanmaktadır. Empati kurduğunuzda karşınızdaki kişinin duygu ve düşüncelerini anlamak esastır. Sempatide ise böyle bir zorunluluk olamayıp yandaş olmak esastır. Bir kişiye sempati duymak demek o kişinin sahip olduğu duygu ve düşüncelerin aynısına sahip olmak demektir. Karşınızdaki kişiye sempati duyduğunuzda, onunla birlikte acı çeker onunla birlikte sevinirsiniz. Empati kurduğunuzda karşınızdaki kişi ile aynı duygu ve görüşleri paylaşmanız gerekmez, sadece onun duygularını ve düşünceleri anlamaya çalışılır. Empati’de anlamak, sempati’de ise anlamış olun veya olmayın karşınızdakine hak vermek söz konusudur. Empati geliştirmenin en temel ilkesi kendi duygularınızın doğru algılanması lazımdır. Ne hissettiğinizi tam olarak algılayabildiğinizde ve duygularınızla başa çıkmayı öğrendiğinizde başkalarının duygularını algılayabilmemiz mümkün olacaktır. Bir boks maçında, tuttuğunuz boksörün attığı yumruklar karşısında sevinir, yediği yumruklar karşısında ise üzülürüz. Bu her iki durumda da boksöre sempati duymuş oluruz. Bunun yanında, maça başlamadan önce boksörün neler hissettiğini hissedebilirseniz bu takdirde empati kurmuş olursunuz. EMPATİK OLMAYAN DAVRANIŞ ve ANLAYIŞ | BAŞKASI | BEN | Bir işi uzun sürede yaparsa yavaştır. | Uzun sürede yapıyorsam titizimdir. | Bir işi yapmıyorsa tembeldir. | Yapmıyorsam meşgulümdür. | Bir şeyi söylenmeden yapıyorsa sınırlarını aşmıştır. | Yapıyorsam bu instiyatif kullandığımdandır. | Bir görgü kuralını çiğniyorsa kabadır. | Çiğniyorsam kendime özgü biriyimdir. | Öne geçerse bu kuralları ihlal etmektir. | Başarırsam, bu sıkı çalışmamın ürünüdür. |
MAKALE TÜRÜNE BAŞKA BİR ÖRNEK
18 Mart! Savaşlarla, savaşta oluşturduğumuz ruhla, inançla, imanla savaşın yarattığı liderlerle övünürüz. Övünmekte de haklıyız. Millet olarak savaşla bütünleşmeyi beceren nadir milletlerden biriyiz. O bütünleşmedir ki bizi zafere taşır. Çanakkale zaferimiz de bu bütünleşmenin; hafızamızdaki en taze biçimiyle en önemli ‘diriliş’ örneğidir. Yıllarca her yazar-çizer Çanakkale üzerine en görkemli yazılarını kaleme almış, duygularını, hissiyatını sözcüklerde ağlatmış, milli birliğimizi, iman gücümüzü bu savaş sahnesinden esinlenerek kutsallaştırmıştır. Zamanla gerçek tarihin yerini; hurafeler, abartılmış hikâyeler, uydurulmuş kahramanlar vasıtasıyla efsane tarzı zafer, yüreklerde hâkim kılınmıştır. Hâlbuki Çanakkale Zaferi; askeri stratejik dehanın ve bu dehaya layık neferlerin eseridir. Bu zaferdir ki Türk milletinin kendine güvenini pekiştirmiş, üzerine örtülen ölü toprağından silkinip, dirilişe geçmesini, yaratılan haçlı taassubundan; uyanarak kurtulmasını sağlamıştır. Önce ki yazarlardan ve yazdıklarından çok farklı bir 18 Mart’ı beyinlere çizmek istiyorum. Savaşın ruhunu (toplumsal) aşılamaya çalışmamız bu günün global dünyasında yapılacak en büyük gaflet, gaflette sürekli ikameye inat ise ihanettir. Barış günlerindeki asıl savaşı es geçmiş, emperyalistlerin yarattığı taassubun esaretindeki benliklere güvenmiş, başına bela etmiştir. Ekonomik, siyasi, askeri alanlarda tam bağımsızlığı sağlamak; eğitimin bağımsızlığı ve benliklere doğru mesajların iletilmesiyle başlar…Çanakkale; beyinlere verilecek bu ileti için en doğru yerdir. Son zamanlarda özellikle Sarıkamış Şehitleri, Çanakkale Şehitleri; yurt içi turlarla ziyaretçi akınına uğramakta; Özellikle çocuklar; öğretmenleri ve yöneticileri ile birlikte Çanakkale şehitlerimizin ruhani mekânlarını ziyaret edebilmektedirler. İnsanımız ucundan kıyısından da olsa bu mekânların tarihi büyüklüğünden haberdardır. Fakat yanlış mesajlarla bellekler, tıpkı yönetenler gibi esir edilmektedir. Bizler Çanakkale’yi bilgi ve benlik ekseninde hatırlamamız gerekirken; birlik ve beraberlik ekseninde ölümü ve ölümlüleri oluşturuyoruz. Biz savaşımızı tamamladık, zaferini duyumsadık. Mesele artık barıştayken kendinle savaşabilmek, zaferini benliğinle tadabilmektir. Marifet, zihniyetin tembelliğine savaş açabilmekte ve kendi soğuk savaşını kazanabilmektedir. Yitirdiklerimizden dersler çıkararak aynı hataları yapmamalı, Çanakkale’yi; iktisadi ve milli bir ruhu tetikleyici unsur olarak benliklerimize işleyebilmeliyiz. Asıl soğuk savaşı, psikolojik harekâtı öğrenmeliyiz. Millet olarak sıcak savaşta zafer kazanmayı sürekli tadan, soğuk savaşta sürekli kaybeden bir milletiz. Benlik karmaşasında-dil karmaşası yüzünden-kaybolmuşuz. Bu yüzdendir ki yapılan psikolojik harekâtı çözümleyememiş, sıcak savaş kapıyı vurduğunda ucundan kıyısından algılamış, sonrasında bocalamışızdır. Tıpkı bu gün ve dün yaşananlarla sabit, yarın yaşanacaklar gibi… Şehitlerimize Allahtan rahmet, Türk milletine; yönetenlerini doğru seçebilmesi için feraset diliyorum.
Saniye İnce Yıldız
Makale Türüne bir örnek daha Kafka’yı nasıl okumalı? ’Bir insanın özgünlüğü ne kadar büyükse, o insan boğuntu karşısında o kadar çaresiz kalır,’ demişti Kierkegaard. Kafka bu özgünlükten fazlasıyla nasibini almıştı; Lucas’ın ifadesiyle ’gözü dönmüş ve ürkütücü bir boğuntu karşısında ne yapacağını bilemeyen modern bireyin / yazarın klasik örneğiydi’ o.
Çaresiz kaldığı boğuntuyu ve onun hem tamamlayıcı bir parçası hem de nedeni olan bölünmüş karanlık dünyayı herkesten daha fazla içinde duyumsayarak yansıttı; ’Bu dünyanın, insanı irkilten yanı korkunçluğu değil, olağan görünüşüdür’. Kafka benzersizliğini, bu temel yaşantıyı iletecek dolaysız ve yalın bir anlatım yolu bulmuş olmasına borçludur.
* * *
İthaki ve Can Yayınları tarafından ayrı ayrı hazırlanan ’Kayıp’ (’Amerika’) romanını bahane edip büyük yazar Franz Kafka’yı kapağımıza taşıdık. Ömer Türkeş’in yazdığı geniş Kafka incelemesinde, bir edebiyat efsanesi olarak Kafka’yı geniş açıdan izleme imkanı bulacak, yazarın kitaplarına yapılan farklı okumalarla karşılaşacaksınız.
YAŞAMI boyunca pek tanınmayan, tüm yazdıklarının imha edilmesini vasiyet ettiği yakın arkadaşı Max Brod’un ‘ihaneti’ sayesinde hikaye ve romanlarıyla bir edebiyat efsanesine dönüşen Franz Kafka, 1883’te, Alman asıllı Yahudi bir tüccarın en büyük oğlu olarak Prag’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Alman okullarında tamamladı. 1901’de Karl Ferdinand Üniversitesi’nin kimya fakültesine kayıt yaptırdıysa da, karar değiştirip önce edebiyat ve sanata yöneldi, en sonunda annesiyle babasının isteğine uyarak hukuk eğitiminde karar kıldı. Üniversite yılları verimliydi Kafka’nın. 1902 yılında tanıştığı Max Brod sayesinde Prag’ın edebiyat çevrelerine açıldı. Nietzsche’den, Darwin’den ve ‘sosyalizm’den etkilendi. Dini inançları olmamakla birlikte, etnik kimliği nedeniyle Yiddiş tiyatro çalışmalarında yer aldı.
Hastalıklar, aşklar
1906’da hukuk doktoru olduktan sonra bir yıl mahkeme stajı gördü. 1908 ortalarında Bohemya Krallığı İşçi Kaza Sigortaları Kurumu’na hukuk danışmanı olarak girdi. Yarı zamanlı bu iş sayesinde yazmaya zaman ayırabiliyordu. Sanılanın aksine ne içine kapanıktı ne de sosyal ilişkileri zayıftı. Yürüyüş yapmayı, yüzmeyi ve kürek çekmeyi, dakika dakika planladığı seyahatlere çıkmayı seviyordu. Kadınlarla ilişkisiyse ikircikliydi; bir yandan fahişelere düşkünlük gösterirken diğer yandan tutkulu romantik aşk arayışındaydı. Evliliğe her zaman soğuk bakan Kafka, 1912’de nişanlandığı Felice Bauer’le sıkıntılarla dolu beş yıllık nişanlılık süresinden sonra 1917’de ayrıldı. Bu dönem aynı zamanda Kafka’nın en verimli çağıydı: Bir gecede yazdığı ’Dos Urteil / Yargı’, en önemli yapıtlarından ’Die Venvandlung / Değişim’ ve yarım bıraktığı ’Der Verschollene / Kayıp’ romanı, çocuk ile aile arasındaki çatışmaları konu alan hikayeleriyle tematik bir bütünlük gösterirler. Kafka bu dönem içinde, ’Der Prozess / Dava’ romanını ve ’In der Strafkolonie / Ceza Sömürgesi’ adlı uzun hikayesini de tamamlar.
Felice Bauer ile 1917’deki ayrılığına eş zamanlı olarak yakalandığı verem hastalığının aslının psikolojik olduğuna, evlenmemek için vereme yakalandığına inanıyordu Kafka. Hastalığı sayesinde I. Paylaşım Savaşı’na katılmadı. 1918’e kadar zamanının büyük bir kısmını kırsal bölgelerde geçirdi, sağlığıyla ilgilendi, yaşayış ve kültürlerini bilmediği Doğu Avrupa Yahudilerini incelemeye ve İbranice öğrenmeye başladı. 1919 yılında geçirdiği ağır grip veremini iyice azdırdı. Bu sırada Julie Wohryzek ile kısa süreli bir nişanlılık dönemi geçirmişti. 1922’de emekli edildi; ki bu, onun maddi durumunu olumsuz biçimde etkiledi.
Sağlığı ile birlikte moralinin de iyiden iyiye bozulduğu bu dönemde tanıştığı Çek gazeteci Milena, Kafka’nın hayatında önemli bir yer kapladı. Evli bir kadın olan Milena ile Kafka arasındaki dostluk 1920-1923 yılları arasında mektuplarla sürdü ve Kafka güncelerini Milena’ya bıraktı. Üçüncü romanı ’Dos Schloss / Şato’yu 1922’de yazdı Kafka. ’Sevgili Milena’, çok sonraları -Kafka’nın üçkızkardeşi gibi - hayatını Alman toplama kampında kaybedecekti.
Kafka, aile bağlarından, maddi ve manevi yıkıntılarla yaşadığı Prag’dan 1923’te Berlin’e giderek kurtuldu. Berlin’de Polonyalı Ortodoks bir Yahudi ailesinin kızı Dora Dyment ile tanıştı; ve hep aradığı türden bir aşka kavuştu. Ancak ailesi bir kez daha engel olmaya çalıştı Kafka’ya. Bu kez boyun eğmedi; belki de hayatında ilk kez mutlu ve coşkulu bir ruh hali sergileyen Kafka, Dora ile Berlin’de yaşamaya başladı. Ne var ki hastalığı son safhasındaydı. ’Ein Hungerkünstler / Açlık Cambazı’ adlı hikayesini tamamlarken hastalığı şiddetlenince 1924’te Prag’a döndü. Viyana yakınlarındaki bir sanatoryuma yatırıldı. 3 Haziran’da öldüğünde henüz kırk yaşındaydı. Kafka Prag’da gömüldü.
Açık yapıt
Hemen hemen bütün eserleri ölümünden sonra Max Brood tarafından yayına hazırlanan Kafka, 1920’lerin sonunda önce Alman edebiyat çevrelerinin ilgisini çekmişti. Ancak 1950’lere gelindiğinde ünü bütün Avrupa’yı kapladı. Kafka’ya gösterilen ilgide dönemin ruhsal ve zihinsel atmosferiyle yazarın temaları arasındaki şaşırtıcı örtüşmenin etkisi inkar edilemez. Yalnızlık, yolunu şaşırmışlık, arayış, saçma yaşamın doğallığı, kalabalıklar, yabancılaşma, kısaca modern bireyin bunalımları ya da kabusları...
İşte bütün bunlarla örülüdür Kafka’nın hikayeleri. Ama büyüklüğü o kabusları hikayeleştirmesinde değil, hikaye ediş tarzında, uslubuyla yarattığı Kafkaesk dünyasındadır. Anlattığı o akıl almaz hikayeleri, en olmadık zamanda yaptığı ayrıntı aktarımları yardımıyla gerçekliğe bağlayan Kafka’nın ironisi, bir şatoyu, bir davayı ve böcekleşmiş bir bedeni, anlamlı metaforlara dönüştürür. Her karakter, her eylem ve her ayrıntı göründüğünden farklı anlamlar yüklenirken Kafka okuyucuya kesin bir şey göstermez, ima eder. Bu imacı yaklaşım, yaşamın başka sunumlarını sorguluyan daha yukarıdan bir sunum olarak işlerlik kazanır ve çok katlı okumalara açılır.
Kafka’nın dünyası çok katlı okumalara öylesine açıktır ki, birbiriyle çatışan görüşlerin hemen hepsine malzeme sağlayabilir. Edebiyat tarihinde metinleri Kafka kadar didiklenen bir başka yazar bulmak zordur. 1950’lerde Lucas, Adorno, Benjamin, Brecht gibi Marksistlerin gerçekçilik üzerine yaptıkları canlı, zengin ve eşsiz tartışmalarda merkezi bir yer tutan Kafka, Varoluşçu yazarlar - özellikle Camus - tarafından da benimsenmiş, çevrildiği dillerin edebiyatlarına yayılan etkileriyle 20. yüzyılın ikinci yarısına damgasını vurmuştur. Ancak yaratıcılığının büyüklüğü üzerindeki fikir birliği eserleri üzerindeki yorum farklılıklarını gidermemiş, tersine her geçen gün ortaya atılan yeni yeni yorumlarla bu farklılıklar derinleşmiştir.
Düş gören insanın gerçeği
Bu durumun günümüz edebiyatının modern yorumlama anlayışıyla da ilişkisi var. Susan Sontag’ın ifade ettiği gibi, ’Modern yorumlama biçeminde metin deşiliyor, deşilirken de yok ediliyor; metnin ‘arkasında’ bir şeyler aranıyor; deşilerek, gerçek olduğuna inanılan alt-metin ortaya çıkarılmaya çalışılıyor. En çok tutulan, en etkili modern öğretiler, Marx’ın ve Freud’un öğretileri, sonunda çok ayrıntılı yorumbilim dizgeleri, saldırgan ve saygısız yorum kuramları olup çıkıyor. Gözle görülebilen tüm görüngüler, Freud’un deyişiyle açık içerik olarak tanımlanıp bir kefeye konuyor. Bu açık içeriğin de, altında yatan gerçek anlamı örtük içeriği bulup çıkarmak için didik didik edilip bir yana atılması gerekiyor. Marx’ta devrim ve savaş gibi toplumsal olaylar, Freud’da bireyin yaşamına ilişkin olaylar (nevroz belirtileri ya da dil sürçmeleri) ve metinler (düşler ya da sanat yapıtları) bunların hepsi yorumlanacak şeyler olarak ele alınıyor. Örneğin Kafka’nın yapıtları en azından üç yorumcu ordusu tarafından kitle talanına uğramıştır. Kafka’da toplumsal alegori bulanlar, yapıtlarında çağdaş bürokrasinin yarattığı sıkıntıların ve çılgınlıkların örneklerini, bunların sonucunda doğan buyurgan devleti görürler. Ruh-çözümleme alegorisi bulanlarsa Kafka’nın, babasına karşı duyduğu umarsız korkunun, hadım edilme endişelerinin, iktidarsızlık duygusunun, düşlere sığınmasının örneklerini görürler. Kafka’nın yapıtlarını dinsel alegori olarak görenler de ‘Şato’daki K.’yı cennete girmeye çalışan biri, ‘Dava’daki Joseph K.’yıysa Tanrı’nın amansız, gizemli adaletiyle yargılanan biri olarak kabul ederler... ’
Yorumlardan hangisinin Kafka’nın metinlerini daha iyi açıkladığını söylemek zor. Çünkü Kafka’nın kendisi de bir çözüme ulaşmamış, gördüğü karabasandan uyanmamıştır. ’Kafka’nın gerçeği, gerçeği görmeyen, düş gören bir insanın gerçeğidir.’ Benjamin’in sözleriyle, Kafka’nın eseri sanki ayrı bir yerde, kendiliğinden oluşmuştur, Kafka’nın kendisi de eserinden ayrı bir yerdedir ki bu, eserlerini bütün ilişkilerden, yazarından bile koparır. Öyleyse Kafka sorununun üstesinden gelebilmek için tutulacak yol ne olabilir? ’En doğrusu, şu soruyu sormalı: ne yapmıştı Kafka? ’
Nedir Kafkaesk?
Bu sorunun yanıtına yaklaşabilmek için önce hikaye ve romanlarıyla başlamak, yani Kafkaesk dünyaya adım atmak gerekir.
Önce çok kısa özetleriyle başlayalım: ’Yargı’ düğünü arifesinde ruhsal açıdan babasına bağımlı olduğunu kabullenmek zorunda kalan ve babasının kendisi için verdiği ölüm kararına isteyerek boyun eğen genç bir adamın; ’Değişim’, bir sabah uyandığında kendisini böcek olarak bulan Gregor Samsa’nın hikayesidir. ’Kayıp / Amerika’nın kahramanı 16 yaşındaki genç Karl Rossmann, hizmetçiyi iğfal ettiği gerekçesiyle ailesi tarafından yollandığı Amerika’da hayata tutunmaya çalışır. ’Dava’nın konusu hiçbir neden gösterilmeksizin dava edilmek üzere tutuklanan banka memuru Joseph K.’nın suçsuzluğunu umutsuzca kanıtlama çabasıdır. ’Ceza Sömürgesi’nde bir bilim adamı, kendisine ne gibi suçlar yüklediğini anlatan darbelerle yaralana yaralana korkunç bir biçimde öldürülür. ’Bir Akademiye Rapor’ yavaş yavaş insana dönüşen bir maymunun ağzından aktarılır. ’Şato’da K. adlı adam arazi ölçüm işleri için çağrıldığı şatonun sahibine ulaşmak çabasıyla geçirir günlerini...
İşte Kafkaesk’i oluşturan hikaye ve romanlar bunlar... Peki nedir Kafkaesk?
Milan Kundera, ’Roman Sanatı’ adlı kitabında dört belirleyici nitelik saptamış. Kundera’ya göre Kafkaesk’in ilk niteliği şu: ’[Kişiler] kurtulamadıkları ve anlayamadıkları tek ve dev bir labirentsi kurumdan başka bir şey olmayan bir dünyadadırlar’. İkincisi; ’[Kişiler] için olası başka hiçbir dünya olmadığına göre onların bütün varlığı bir hatadan ibarettir’. Üçüncüsü; ’Cezalandırılan cezanın nedenini bilmez. Cezanın saçmalığı öylesine katlanılmazdır ki, suçlanan kişi huzura kavuşabilmek için cezasına bir doğrulama bulmak ister: Ceza suçu arar’. Ve dördüncüsü; ’Kafkaesk dünyada komik trajiği güçlendirmek için değil, onu anlamsız kılmak için kullanılmıştır’.
Kafka’nın hikaye ve romanlarını incelemek için iyi bir izlek sunmuş Kundera. Gerçekten de ’Değişim’, ’Amerika’, ’Dava’ ve ’Şato’da karşımıza çıkan kahramanlar hep aynı labirentlerle, aynı anlam yitimleri, anlamsız suçlamalar ve cezalarla karşılaşırlar. Kafka’nın Türkiye’de popülerlik kazanmış metinlerinde ’Değişim’, ’Dava’ ve ’Şato’da kolaylıkla izlenen bu özellikleri, bugünlerde iki farklı yayınevi tarafından basılan ve daha az bilinen ’Amerika/Kayıp’ romanı üzerinden incelemekte fayda var.
Kafka Amerika’da
’Kayıp’(Amerika) romanı şu cümlelerle açılır: ’Hizmetçi bir kız tarafından baştan çıkarılıp kendisinden bir çocuk peydahladığı için yoksul ailesi tarafından Amerika’ya gönderilen on altı yaşındaki Karl Rossmann, hızını kesmiş gemiyle New York limanına girdiği bir sırada, uzun süredir izlediği Özgürlük Anıtı’nı aniden güçlenen bir güneş ışığı altında gördü. Anıtın kılıcı tutan kolu daha bir yükselir gibi oldu şimdi; bedeninin çevresinde ise rüzgarlar özgürce esiyordu.’
İlk bakışta hiçbir alaycılık taşımayan bu ifadeler Kafka’nın ironik anlatımının karakteristiğidir. Çünkü, ilerleyen sayfalarda Karl’ın bedeninin çevresinde özgürce esen rüzgarlarla Karl’ın Amerika’da sürdürdüğü boyun eğmiş, bağımlı hayat tam bir zıtlık yaratacaktır. Elbette yazar da bu zıtlığı bilmektedir, ama yergisinin kılıcını keskinleştirmek için bilmezden gelmiştir. Yaşanan olaylar kendi içlerinde öylesine mantıklıdır ki; bu mantık içinde tüm dünyayı hem komik hem anlamsız hem de acımasız kılarlar. Hikayeyi üçüncü tekil şahsın ağzından anlatan Kafka, olayları, durumları, kişileri ve diyalogları sanki kendi sözü yokmuşçasına aradan çekilerek dillendirir. Öyle ki Karl Rossmann’ın karşılaştığı olaylar aslında onun algı ve yorumlarını sürekli dışlayacak, genç adamın saçma sapan, önemsiz durumlar karşısında takındığı ciddi tavır bir durum komedisine dönüşecektir.
Yeni ayak bastığı New York’ta tesadüfen karşısına çıkan senatör dayısı sayesinde bir anda talih kuşu konmuştur Karl’ın başına. Yüzlerce odalı saray yavrularında, parıltılı eşyalar arasında, zenginliğin alemet-i farikası sayılan aktivitelerle geçen günler çok çabuk tükenecek, dayısı tarafından nedensizce suçlanan Karl, bir anda kendisini Amerika’ya özgü dipsiz yoksulluk içerisinde bulacaktır.
Kafka’nın kâbusu
Kafka’nın absürd/saçma mizah anlayışı Karl Rossmann kimliğiyle bürünür ete kemiğe. Diğer romanlarında olduğu gibi, Karl da zayıflık, itilmişlik, güçsüzlük ve çaresizlikle malüldür. Ama o bu malüllükten etkilenmez. Tıpkı Dublin sokaklarında bir ileri bir geri dolanan ’Ulysses’in kahramanı Bloom gibi o da yeni bir sanat öğrenmektedir: Görmek ve görmemek.
Karl görür ve gözler, ama merceğine takılanlarla duygu ve düşünceleri arasına bir sınır çekmiştir. Her şeyi fark eder, ancak hiçbir şeye yoğunlaşmaz, hiçbir şeyden kırılmaz, hiçbir şeyi kötüye yormaz. Öyle ki zenginlikten yoksulluğa savruluşu bile büyük bir etki yaratmayacaktır üzerinde. Düştüğü en zor, en acımasız koşullarda kendi yolunu bulmasını, dış dünyayla iç dünyası arasına bir mesafe koymasını, durumdan ‘yararlı’ dersler almasını bilir; ’Kafka metinlerindeki tutunamayan tip, sırf tutunamadığı için güçlü kalmış gibidir.’ Bu, büyük kentlerin ve kalabalıkların, dış dünyanın etkilerinden kaçmanın yegane yoludur; bir eksiklik veya yokluk olmaktan çok, kişinin kendisini korumasını sağlayan etkin bir araçtır .
Karl’ın Amerika’sı, Kafka’nın Amerika’sıdır. Kahramanının kendisini korumayı becerdiği metropol kalabalığı, Kafka’nın kabusudur. Karıncalar imparatorluğunu hatırlatan New York şehri ’dolaylı ilişkilerin uçsuz bucaksız labirentini, modern yaşama biçimlerinin getirdiği bölünmeleri, karmaşık, karşılıklı bağımlılıkları dile getirmesiyle’ Kafka’yı yıldırmıştır. Romanın pek çok bölümünde görmediği ama tahayyül ettiği metropolden manzaraları aktarır. Bir alıntıyla örnekleyelim:
’Karl’ın memleketinde böyle bir yerden bütün manzara ayaklar altında olabilecekken, buradan görüne görüne adeta tepeleri budanmış iki sıra halindeki binaların arasından dümdüz, bu nedenle de kaçarcasına, yoğun sisler içinde bir katedralin müthiş siluetinin yükseldiği uzaklara doğru uzanan bir yol görülebiliyordu. Sabah olduğu kadar akşam ve de gece görünen düşlerde yoğun bir trafik akıyordu bu yoldan; yukarıdan bakıldığında, sanki sil baştan, çarpılmış insan yüzleriyle her türden araba çatısından bir karışım oluşuyor ve bundan da, gürültü, toz ve kokularından, kat kat çoğalan vahşi, yeni bir karışım yükseliyor, bunların tümüne de, nesne kalabalıklarından durmadan saçılan, alıp taşınan ve yeniden yeniden getirilen güçlü bir ışık egemen olup nüfuz ediyordu; bu, büyülenmiş gözlere öyle bedensel bir şeymiş gibi görünüyordu ki, sanki sokağın üstünde her şeyi kaplayan bir camın her seferinde yeniden, olanca gücüyle parçalanacağı izlenimi veriyordu.’
Kalabalıklar içinde yalnızlaşmanın ve yabancılaşmanın dehşeti kadar aile kurumunun toplumsal iktidarın yapıtaşı olduğunu da fark etmişti Kafka: 1912 yılında yazdığı ’Yargı’ ve ’Değişim’ hikayeleri gibi ’Amerika’ romanında da birey- toplum çatışmasını aile kurumu etrafında işlemiştir. Bu noktada yazarın kendi tarihine, babasının baskıcı kişiliğine ve mutsuz ailesine birebir karşılık gelecek motifler bulunabilir. Ne var ki edebiyat aracılığıyla başka bir gerçeklik düzleminde yeniden inşa ettiği Kafkaesk dünya, yazarın biyografisine indirgenemez. Kafka’nın kahramanlarının ellerinde olmadan gelişen, onların sadece yüzleşmek zorunda kaldıkları olaylar aslında modern insanın yaşamak zorunda kaldıklarına dair güçlü eğretilemelerdir. Kendi özel dünyasının nevrotik olup olmadığının hiçbir önemi yok, önemli olan onun modern çağ nevrozlarının anlatıcısı olması, bireyin nevrozlarını hepimize ait olan bugünün dünyasının nevrozları haline getirmesidir.
’Bir insanın özgünlüğü ne kadar büyükse, o insan boğuntu karşısında o kadar çaresiz kalır,’ demişti Kierkegaard. Kafka bu özgünlükten fazlasıyla nasibini almıştı; Lucas’ın ifadesiyle ’gözü dönmüş ve ürkütücü bir boğuntu karşısında ne yapacağını bilemeyen modern bireyin / yazarın klasik örneğiydi’ o.
Çaresiz kaldığı boğuntuyu ve onun hem tamamlayıcı bir parçası hem de nedeni olan bölünmüş karanlık dünyayı herkesten daha fazla içinde duyumsayarak yansıttı; ’Bu dünyanın, insanı irkilten yanı korkunçluğu değil, olağan görünüşüdür’. Kafka benzersizliğini, bu temel yaşantıyı iletecek dolaysız ve yalın bir anlatım yolu bulmuş olmasına borçludur.
A.Ömer Türkeş
|
|
Yorum
(11) ::
Yorum yaz! ::
Bağlantı
|
22/2/2008 - Deneme Türünün Özellikleri (Tarihi Gelişimi ve Temsilcileri)
Deneme Türünün Özellikleri (Tarihi Gelişimi ve Temsilcileri) ( Fabl Türü için Türk ve Dünya Edebiyatında Fabl Türünün Tarihsel Gelişimi, Önemli Temsilcileri tıklayın ) 1. Tanımı Bir yazarın özgürce seçtiği herhangi bir konu üzerinde kesin yargılara varmadan, kişisel görüş ve düşüncelerini serbestçe anlattığı yazılara deneme denir. Kendisinden önce benzeri yazılar yazılmış olmakla birlikte 16. yüzyılda deneme kavramını ilk kez kullanan Fransız yazarı Montaigne (Monteyn)'dir. Denemeler adını verdiği yazıları, bir edebiyat türünün adı olmakla kalmamış, benzerlerinin de yazılmasına yol açmıştır. 2. Özellikleri Denemede konu özgürce seçilir. İnsanı ve toplumu ilgilendiren her şey (yaşama, ölüm, aşk, sanat, felsefe, din, ahlâk, töre, bilim, siyaset vb.) denemenin konusu olabilir. Deneme yazarı kendisiyle konuşur gibi yazar. Dili doğru ve güzel kullanır. Düşünce ufku geniş ve kendine özgü bilgi birikimine sahiptir. Kendi duygularının dışında başkalarının düşüncelerine de saygı duyar. Denemeci ele aldığı konuyu içtenlikle anlatır. Denemeci, bayağı bir anlatıma inmeden terim ve felsefi kavramların ağırlığından uzak bir üslubu tercih eder. Denemeci, denemenin sonunda kesin bir yargıya, bir sonuca varmak amacında değildir. Deneme, herhangi bir konuda düşündürücü, öğretici, inandırıcı ve ufuk açıcıdır. Deneme rahat okunan bir düşünce yazısıdır. Denemecinin öne sürülen her düşünce ya da savı doğrulama, kanıtlama gibi bir kaygısı yoktur. Deneme, makale ve eleştiriden bu yönüyle ayrılır. Deneme yazarı birçok kaynaktan beslenir: Felsefî, sosyolojik, tarihî tema ve olayların yanında bilimsel veriler ve ünlü kişilerin özdeyişleri olabilir. Yine de denemeci seçtiği konuyu farklı bir yaklaşımla işler. Denemenin Amacı; Okuyucuyu düşünmeye yöneltmek, Hayatın gerçeklerini ortaya koymak, Kültür alanındaki değişme ve gelişmeleri fark ettirmek, Birey-toplum ilişkisini dile getirmek vb. Konularına ve Yazılış Amaçlarına Göre Denemeler; Klasik deneme, Edebî deneme, Felsefî deneme, Eleştirel deneme olmak üzere gruplandırılır. Deneme ile makale arasında ne fark vardır? Denemelerde kişisel düşünce yer alır. Söylenenlerin kanıtlanmasına ihtiyaç duyulmaz. Denemelerde ele alınan konular, kesin sonuçlara bağlanmaz. Makalelerde ise bilgi vermek, bir fikri açıklamak ön plandadır. Düşünce yönü ağır basar; kanıtlamaya ve açıklamaya dayanır. Kesin bir sonuca ulaşmak hedeflenir. Dünya edebiyatında: Montaigne(zaten öncüsüdür),Bacon,Voltaire,J.J Roussesau'yu saymak mümkündür. Türk edebiyatında ilk deneme kitapları arasında Ahmet Haşim’in Bize Göre (1928), Gurebahanei Laklakan (1928); Ahmet Rasim’in pek çok yazısı; Mahmut Sadık’ın Takvimden Yapraklar (1912); Refik Halit Karay’ın Bir Avuç Saçma (1939), Bir İçim Su (1931), İlk Adım (1941), Üç Nesil Üç Hayat (1943), Makyajlı Kadın (1943), Tanrıya Şikâyet (1944); Falih Rıfkı Atay’ın Eski Saat (1933), Niçin Kurtulmak (1953), Çile (1955), İnanç (1965), Pazar Konuşmaları (1966), Kurtuluş (1966), Bayrak (1970) gibi kitaplarını saymak mümkündür. Türk edebiyatında deneme türü, genellikle şair, romancı ya da hikâyeci kimliği öne çıkan sanatçılar tarafından ortaya konan ürünlerden oluşmaktadır. Birinci derecedeki vasfı “denemeci” olan yazar sayısı oldukça azdır. Nurullah Ataç (18981957), Sabahattin Eyüboğlu (19081973), Suut Kemal Yetkin (19031980), Mehmet Kaplan (19151986), Nurettin Topçu (19091975), Salah Birsel (1919 ), Vedat Günyol (1912 ), Enis Batur (1952 ), Cemil Meriç (19171987), Mehmet Salihoğlu (1922 ), Uğur Kökden (1934 ), Nermi Uygur (1925 ) bunlardan birkaçıdır. Aşağıdaki örnek, çağdaş bir deneme yazarımız olan Vedat Günyol’un bir denemesidir. --------------DENEME TÜRÜNE ÖRNEK---------------- KÖRÜ KÖRÜNE İNANMAK Öyle köylüler biliyorum ki; ayaklarının altını yakmışlar, bir tüfeğin tetiği altında parmaklarının ucunu ezmişler, başlarını cendereye sokup gözlerini kan içinde dışarı fırlatmışlar, yine de ağızlarından söz alamamışlar. Birini gözümle gördüm. Öldüğünü sanarak bir çıkıra atmışlardı; boynundaki ip hala duruyordu; bu iple, onu bütün gece bir atın kuyruğuna bağlayıp sürüklermişlerdi. Öldürmek için değil, eziyet etmek için, yüz yerine hançer saplamışlardı. Kendisiyle konuştum; bütün bunlara katlanmış, sonunda da kendini kaybetmiş; istedikleri sözü söylemektense, bin kez ölmeyi göze almış. Çektiği acılar yanında ölüm hiç kalırdı. Hem de bu adam o semtin en zengin çiftçilerinden biriydi. Nice insanlar kendilerinin olmayan inanışlar için, başkarından aldıkları, ne olduğu doğru dürüt bilmedikleri fikirler için ses çıkarmadan diri diri yanmışlardır. Montaigne
ÖLÜM ÜSTÜNE Madem ki ölümün önüne geçilemez, ne zaman gelirse gelsin. Sokrates'e; "Otuz zalimler seni ölüme mahkum ettiler," denildiği zaman: "Tabiat da onları!" demiş.
Bütün dertlerin bittiği yere gideceğiz diye dertlenmek ne budalalık!
Nasıl doğuşumuz bizim için her şeyin doğuşu olduysa, ölümümüz de herşeyin ölümü olacaktır. Öyle ise, yüz sene daha yaşamıyacağız diye ağlamak, yüz sene evvel yaşamadığımıza ağlamak kadar deliliktir. Ölüm başka bir hayatın kaynağıdır. Bu hayata gelirken de ağladık, eziyet çektik, bu hayata da eski şeklimizden soyunarak girdik.
Başımıza bir defa gelen şey, büyük bir dert sayılmaz. Bir anda olup biten bir şey için bu kadar zaman korku çekmek akıl karı mıdır? Ölüm, uzun ömürle kısa ömür arasındaki farkı kaldırır, çünkü yaşamıyanlar için zamanın uzunu kısası yoktur. Aristo, Hypanis ırmağının suları üstünde bir tek gün yaşıyan küçük hayvanlar bulunduğunu söyler. Bu hayvanlardan, sabahın saat sekizinde ölen genç, akşamın saat beşinde ölen ihtiyar sayılır. Bu kadarcık bir ömrün bahtlısını, bahtsızını hesaplamak hangimizi gülünç etmez? Ama edebiyetin yanında, dağların, şehirlerin, yıldızların, ağaçların, hatta bazı hayvanların ömrü yanında bizim hayatımızın uzunu, kısası da o kadar gülünçtür.
Tabiat bunu böyle istiyor. Bize diyor ki: "Bu dünyaya nasıl geldiyseniz, öylece çıkıp gidin. Ölümden hayata geçerken duymadığımız kaygıyı ve korkuyu, hayattan ölüme geçerken de duymayın. Ölümünüz varlık düzeninin, dünya hayatının, şartlarının biridir. (İnsanlar birbirini yaşatarak yaşarlar ve hayat meşalesini, koşucular gibi, birbirlerine devrederler - Lucretius).
Yaşadığınız her an, hayattan eksilmiş, harcanmış bir andır. Ömrünüzün her günkü işi, ölüm binasını kurmaktır. Hayatın içinde iken ölümün de içindesiniz, çünkü hayattan çıkınca ölümden de çıkmış oluyorsunuz. Yahut şöyle diyelim isterseniz; hayattan sonra ölümdesiniz, ama hayatta iken ölmektesiniz. Ölümün, ölmekte olana ettiği ise, ölmüş olana ettiğinden daha acı, daha derin, daha can yakıcıdır.
Hayattan edeceğiniz kârı ettiyseniz, doya doya yaşadıysanız, güle güle gidin.
"Niçin hayat sofrasından, karnı doymuş bir davetli gibi kalkıp gidemiyorsun? Niçin günlerine, yine sefalet içinde yaşanacak, yine boşuna geçip gidecek daha başka günler katmak istiyorsun? Lucretius."
Hayat kendiliğinden ne iyi ne fenadır, ona iyiliği ve fenalığı katan sizsiniz.
Bir gün yaşadıysanız her şeyi görmüş sayılırsınız. Bir gün bütün günlerin eşidir. Başka bir gündüz, başka bir gece yoktur. Atalarınızın gördüğü, torunlarınızın göreceği hep bu güneş, bu ay, bu yıldızlar, bu düzendir. Montaigne Kaynak: http://www.aof.e<_script /><_script />du.tr/  Diğer Türler:
Günlük Anı
Mektup Deneme
Makale Eleştiri
Söylev(nutuk) Türü Gezi Yazısı
Roman Ropörtaj
Söyleşi Tiyatro
Fıkra “Haber Yazısı”
Fabl Türü Hikaye(öykü)
Masal
Bu yazıda www.bilgicik.com adresinden alıntılar yapılmıştır.
Bütün bunlara karşı sizden sadece bir teşekkür istiyorum. Çok mu şey istiyorum? 
|
|
Yorum
(111) ::
Yorum yaz! ::
Bağlantı
|
22/2/2008 - Gezi Yazısı Türünün Özellikleri (Tarihi Gelişimi ve Temsilcileri
Gezi Yazısı Türünün Özellikleri (Tarihi Gelişimi ve Temsilcileri) Bir yazarın yurt içinde ve yurt dışında gezip gördüğü yerlerin ilgi çekici özelliklerini anlattığı yazı türüdür. Gezi yazıları gezip görmenin, iyi bir gözlemin ürünüdürler. Gezi yazılarının tarihi çok eskidir. İnsanlar hep uzak ülkeleri, uzak ülkelerin doğasını, insanlarını, bu insanların yaşayış biçimlerini ve yarattıkları kültür eserlerini merak etmişlerdir. Bir nedenle başka ülkelere giden kişilerle karşılaştığımızda, onları soru yağmuruna tutmamız bundandır. Günümüzde televizyon görüntüleri dünyanın birçok kültürünü yanıbaşımıza getirdiği halde, hâlâ gezi anılarını dinlemenin ya da okumanın tadı başkadır. Gezi yazılarının çok yönlü anlatım olanakları vardır. Uzunluğu çoğu zaman kitap olacak kadardır. Gazetenin iç sayfalarından birinde dizi halinde günlerce yayınlandığı da olur. Okuyucunun sıkılmadan, merakla okuduğu bir yazı türüdür. Gezi yazısı yazarken ilgiyi uyanık tutmak, okuyucuda okuduğu yerleri görme isteği uyandırmak çok önemlidir. Gezi yazarlığı ayrı bir ustalığı gerektirir. Yazar gezdiği yerlerin ilginç özelliklerini hemen fark edecek kıvrak bir zekâya ve kültür birikimine sahip olmalıdır. Gezi yazısı ile röportaj arasındaki ayrılıklar nelerdir? Gezi yazılarıyla röportaj birbirine karıştırılmamalıdır. Gezi yazısında ilgi çekici yerler anlatılır. Röportajda olduğu gibi, sorunları deşmek, arkasındaki sorunları duyurmak, kamuoyu oluşturmak amacı güdülmez. Gezi yazıları bir bakıma anıya ve günlüğe de benzer, fakat onlardan ayrı bir yazı türüdür. Gezi yazısının belirleyici özellikleri nelerdir? • Gezi yazılarında çoğu kez kronolojik zamanlı plân uygulanır. Gezi için yapılan hazırlıklar; yolculuk, yolculuk sırasında görülen ilgi çekici olaylar; varış, varıştaki ilk izlenimler… • Gezi yazılarında da kendinden önceki söylenmişlerden, yazılmışlardan ayrı olmak önemlidir. Aynı yerler daha önce de başkaları tarafından görülmüş, yazılmış olabilir. İkinci gidişte görülenlerle, ilk gidişte görülenler arasındaki farklara bile değinmek gerekir. Bu da gezi yazılarının zamanla tarihsel belge olduğunu ortaya koymaktadır. • Yazar anlattıklarının doğruluğunu; konuşma ile, bilgi toplama ve fotoğraflarla desteklemeli, anlattıklarını bir mantık çerçevesine oturtabilmelidir. Her anlattığı, önceki anlattıklarıyla çelişmemelidir. • Gezi yazılarında yazar; açıklayıcı anlatım, öyküleyici anlatım, betimleyici anlatım ve tartışmalı anlatım gibi bütün anlatım yollarından yararlanır. Ayrıca okuyucuya değişikliği gösterebilmek için örnekleme, karşılaştırma, tanık gösterme gibi nesnel verilerden de yararlanabilir. • Resim kullanılmalıdır. Eskiden gezi notlarının kaleme alındığı eserlere “seyahatname” deniyordu. Modern zamanlarda ise Türkçe bir sözcük olan “gezi” terimi tercih edildi.Anı Gezi yazısı, bir kişinin ya da grubun yurdun değişik bölgelerine ya da başka ülkelere değişik amaçlarla yaptıkları gezilerde gözleyip izlediklerini, tespitlerini, ele geçirdikleri bilgi ve bulguları, oralarla ilgili duygu ve düşüncelerini anlattıkları yayınlara denir. Gezi yazarı gezip gördüğü yerlerin hem kendisi hem de okuyucular için tarihî ve coğrafî açıdan ilgi çeken yönlerini, özelliklerini, kültürel, jeolojik güzelliklerini, halkının gelenek, görenek, töre ve âdetlerini akıcı, ilgi çekici ve etkili bir üslûpla kaleme döker. Gezi yazıları genellikle mensur ise de manzum olanlar da vardır. Gezi yazarları, gözlem ve izlenimlerini daha çok tasvîrî bir üslûpla kaleme alırlar. Bazı yazarlar, olay ve olguları olduğu gibi aktarırken, bazıları günlük, mektup , röportaj gibi türlere ait tekniklerle yazma yöntemini tercih ederler. Dünya edebiyatının en önemli seyahatnameleri arasında 13. yüzyılda yayımlanmış Marko Polo’nun Uzak Doğu izlenimlerini içeren Seyahatnamesi ve 14. yüzyılda yaşamış Arap gezgin İbni Batuta’nın İslâm dünyası gezilerini konu edinen Seyahatnamesi yer alır. Türk edebiyatının ilk seyahatname eserleri arasında Farsça yazılan Hoca Gıyaseddin Nakkaş’ın Acâibü’lLetâif adlı eseriyle Ali Ekber Hatâî’nin 1515′te yazdığı Hıtâînâme adlı eseri sayılabilir. Seydî Ali Reis (ö.1562) Mir’atü’lMemâlik (1557) adlı seyahatnamesinde Belücistan, Hindistan, Afganistan, Buhara, Maveraünnehir’le ilgili gözlemlerini ve yaşadığı olayları anlatmıştır. III. Sultan Murat (15751575) döneminde Tokatlı İbrahim oğlu Ahmet, Acâibnamei Hindistan adlı eserinde Kabil, Hindistan, Basra, Yemen, Hicaz izlenimlerini aktarır. Trabzonlu Mehmet Aşık’ın (1555?) Menâzıru’lAvâlim adındaki eseri de gezi edebiyatının önemli eserlerindendir. Türk edebiyatının en önemli seyahatname eserlerinden biri Evliya Çelebi’nin (16111682) 10 ciltlik seyahatnamesidir. Evliya Çelebi , 40 yıllık gezilerinden elde ettiği coğrafî, etnografik, tarihî, kültürel pek çok bilgiyi akıcı ve mübalâğalı bir üslûpla kaleme almıştır. Türk edebiyatında “seyahatname” adıyla birçok eser yazıldığı gibi, adı “seyahatname” olmadığı hâlde bu türe özgü özellikler gösteren başka eserler de vardır. Pirî Reis’in Bahriye adlı eseri buna bir örnektir. İlk seyahatnameler, genellikle başka ülkelerde elçi olarak gönderilen devlet memurlarının gittikleri ülkenin yaşama biçimi, kültürel özellikleri, sosyal ilişkileri, giyim kuşamları, sokakları, şehircilikleri, bürokrasileri ve başka özellikleri hakkında Türk okuyucusu için aktardıkları ilgi çekici bilgilerden oluşmaktadır. Kimi yazarlar, gittikleri ülkelerden gönderdikleri mektuplarda bulundukları ülke ile ilgili bazı bilgiler de vermişlerdir. Sultanların sefer sırasında konaklar arası mesafeleri gösteren menâzil kitapları, her gün yapılan işleri anlatan rûznâmeler de gezi türüne ilişkin bilgiler içermektedirler. Haydar Çelebi Rûznâmesi buna örnek olarak gösterilebilir. Keçecizade İzzet Molla (17851829) sürgüne gönderildiği Keşan ve İstanbul’a dönüş izlenimlerini MihnetKeşan (1269) adlı eserinde anlatır. Ömer Lütfi, Ümit Burnu Seyahatnamesi’nde dört yıl din bilgisi hocası olarak kaldığı Ümit Burnu ve havalisini değişik yönleriyle tanıtır. Türk edebiyatında modern zamanlarda da yurt içine, İslâm dünyasına, Batıya ve başka ülkelere yapılmış pek çok gezinin notları yayımlanmıştır. Gezi Türünün Gelişimi
Gezi türünün uzun bir geçmişi vardır. Bu günkü tanımına ve niteliğine tam uymasa da çok eski çağlarda gezi türünden sayılabilecek örneklerin bulunduğu bilinmektedir. Eski Yunanistan’dan başlayarak günümüze kadar çeşitli ülkelerden birçok gezgin, elçi, şair ve yazar gezip gördükleri yerleri anlatan eserler meydana getirmişlerdir. Başka ülkelere yapılan yolculuklarla ilgili ilk gezi yazılarına örnek olmak üzere M.S. 448′de Hun hükümdarı Atilla’ya gönderilen elçilik heyetinde görevli tarihçi Priskosun eseri ile M.S. 568 de Kilikyalı Zemarkhos’un Göktürkler ülkesinde Bizans İmparatorluğu elçisi iken tuttuğu notları gösterebiliriz. İranlı şair ve din adamı Nasır Hüsrev ‘in hac maksadıyla yaptığı Mekke gezisini ve bu arada Mısır ve Anadolu’nun doğusunda gördüklerini anlatan ’sefername’ adlı eserini de ilk gezi kitapları arasında sayabiliriz. Gezi türünün ilk önemli eselerini verenlerin başında şüphesiz Venedikli ünlü gezgin Marco Polo ile yine ünlü Arap gezgini İbn-i Batuta’yı anmamız gerekir. Marco Polo, Yakın Doğu ve Orta Asya ülkelerini kapsayan uzun bir yolculuğa çıkmış ve bu yolculuğunda gezip gördüğü yerleri anlatan bir eser yazmıştır. Birçok dile çevrilen bu eser gezi edebiyatının ilk klasik örneklerinden biri sayılır. Arap gezgini İbn Batuta da Anadolu, Harezm, Maveraünnehir ve Horasan’ı dolaşarak oralarda yaşayan Türklerin teknik ve toplumsal özelliklerini anlatan bir kitap yazmıştır. Önceleri daha çok tarihçilerin ilgi gösterdikleri bu eserler, sonradan edebiyatçıların da dikkatini çekmiştir. Ele alınan konular, kullanılan dil, yazarların gözlem ve anlatım özellikleri bakımından gezi yazı ve kitapları artık edebiyatın bir kolu, bir başka deyişle bir yazı türü özelliği kazanmıştır. Gezi Yazılarının Çeşitleri
Gezi yazılarını, yolculuk yapılan yer bakımından ikiye ayırmak mümkündür: yurtiçi gezi yazıları ve yurt dışı gezi yazıları’ Yurtiçi gezi yazıları, bir yazarın herhangi bir amaçla kendi ülkesinde yaptığı bir yolculuk sırasında gezip gördüğü yerleri ve edindiği izlenimleri anlattığı yazılardır. Bu tür gezi yazılarına, Reşat Nuri Güntekin’in Anadolu Notlarını gösterebiliriz. Yurtdışı gezi yazıları ise bir yazarın kendi ülkesi dışında yaptığı gezi ve incelemelerinin bir ürünüdür. Bu tür gezi yazısına da Falih Rıfkı Atay’ın Deniz Aşırı adlı eseri örnek olarak gösterebiliriz. Gezi yazılarını, gezi türünde eser veren kimselerin durumları bakımından da ikiye ayırabiliriz: uğraşları yazarlık olan kimselerin kalemlerinden çıkan gezi yazıları, uğraşları yazarlık olmayan kimselerin ortaya koyduğu gezi yazıları. Yazarlığı bir meslek olarak benimsemiş kimselerin eserlerinde gezilen görülen yerler, değinilen konular, insanlarla ilgili gözlemler yazı sanatının birçok özelliğini yansıtan renkli bir dille anlatılır. İkinci kategoriye giren yazılar, genellikle yazarlıkla ilgili olmayan, fakat yurt içinde veya dışında bazı yerleri görmek üzere geziye çıkanların veya geçici görevlerle yabancı bir ülkede oturanların kaleme aldıkları yazılardır. Bu gibi kimselerin eserlerinde anlatım kuru ve renksiz olabilir. Ancak bu tür eserlerde bazen çok ilginç gözlemlere, sağlam bilgilere ve mantıklı yorumlara rastlayabiliriz. Örneğin ünlü Türk denizcisi Piri Reis’in Bahriye adlı kitabı bu bakımdan ilginçtir. Bu kitap Akdeniz’i çevreleyen karalar, ormanlar, dağlar, kentler üzerinde verdiği bilgilerle hem bir deniz atlası, hem de bir gezi kitabı niteliği taşır. Gezi yazılarını amaç ve yazılış bakımından da üçe ayırmak mümkündür: günü gününe alınmış notlara dayalı gezi yazıları, mektup biçiminde yazılan gezi yazıları ve bir ülkeyi daha nesnel ve derinlemesine tanıtmayı amaçlayan gezi yazıları. Kimi yazarlar, gezip gördükleri yerleri günü gününe veya aralıklı olarak tuttukları notlarla anlatırlar. Bu gibi gezi yazıları çoğu kez anı türünün de özelliklerini taşır. Bu çeşit gezi yazılarına Burhan Arpad’ın Gezi Günlüğü adlı eseri örnek olabilir. Kimi yazarlar da gezi izlenimlerini belli aralıklarla arkadaşlarına yazdıkları mektuplarda anlatırlar. Bu gibi gezi yazılarında mektup türünün hemen hemen her özelliğini görebiliriz. Bu çeşit gezi yazılarına Celaleddin Ezine’nin Amerika Mektupları örnek olarak gösterebiliriz. Üçüncü tür gezi yazıları, yazarın kişisel gözlemleri yanında daha başka bilgi ve belgelere dayalı tasvir ve yorumları içerir. Örneğin Falih Rıfkı Atay’ın gezi kitapları genellikle bu biçimde yazılmış eserlerdir. Türk Edebiyatında Gezi Yazıları
Bugünkü bilgilerimize göre Türkçe yazılan ilk gezi kitabı, tanınmış denizcilerimizden Seydi Ali Reis’in Miratül-Memalik adlı eseridir. Eser Portekizlilere karşı savaşırken Hint denizinde fırtınaya yakalanıp Gücerat’ta karaya çıkan Seydi Ali Reis’in Hindistan, Afganistan, Buhara ve Maveraünnehir yoluyla Edirne’ye dönüşü sırasında başından geçen serüvenleri kapsar. Ünlü bilginlerimizden Kâtip Çelebi’nin Cihannüma adlı eseri de gezi yazılarında rastlanan birtakım özellikleri içermektedir. Kâtip Çelebi, Osmanlı ülkesinin birçok yerini dolaşmış ve eserinde gördüğü bu yerlerle ilgili ayrıntılı bilgiler vermiştir. Edebiyatımızda gezi türünde ilk büyük ve önemli eserin yazarı Evliya Çelebi’dir. Tarih-i Seyyah adını taşıyan on ciltlik eserinde Evliya Çelebi, Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde ve dışında gezip gördüğü yerleri anlatır. Bu yerler arasında Bursa, İzmir, Trabzon gibi şehirlerimiz yanında Avusturya, Hicaz, Mısır, Habeşistan ve Dağıstan gibi yabancı ülkeler de bulunmaktadır. Evliya Çelebi’nin gezi kitabından XVII. Yy. toplumumuzun zengin kültür özelliklerini öğrenmek mümkündür. Anlatımdaki sadelik, içtenlik ve söyleşi havası da eser için ayrı bir üstünlük sayılır. XVII. yy’da Hac yolculuklarını anlatan bir takım gezi kitapları ile birlikte Avrupa ve Yakın Doğu ülkelerine gönderilen elçilerimizi yazdıkları ’sefaretname’leri de birer gezi eseri sayabiliriz. Bu eserler arasında gezi türünün özelliklerini en belirgin biçimde taşıyanı Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi’nin Fransa Sefaretnamesi’dir. Yazar bu eserinde Lale Devri’nde Fransa’da elçilik yaparken gördüklerini tatlı bir dille anlatmıştır. Edebiyatımızda gezi türünden yazılara ilginin arttığını daha çok XIX. yy’da görüyoruz. Bir takım denizcilerimizin, ülke dışındaki Müslümanların eğitilmesi için görevlendirilmiş din adamlarımızın ve gezginlerimizin görevle ve ya kendi istekleri ile gezip gördükleri yerleri anlatan eserlerini burada anmak gerekir. Bu eserlerde Orta Asya, Uzak Doğu, Afrika, Güney Amerika üzerinde ilginç gözlem ve izlenimlere dayalı bilgiler sergilenmiş bulunmaktadır. Tanzimat’tan Sonraki Gelişmeler
XIX. yy’nin sonlarında yayımlanan ve gerçek bir gezi yazısı niteliği taşıyan eser Ahmet Mithat Efendi’nin Avrupa’da Bir Cevelan adlı kitabı olmuştur. Yazar bu eserinde İstanbul’dan Stockholm’e kadar yaptığı tren yolculuğuna ve dönüşünde uğradığı birçok Avrupa kentlerine ilişkin gözlem ve izlenimlerini anlatır. Ali bey’in Seyahat Jurnali adlı kitabı da bu yüzyılın önemli gezi eserleri arasında sayılır. 1908′den sonra gezi türünden eserlerin sayısında önemli bir gelişme görülmektedir. Bunda okur sayısının artışı yanında yabancı gezi kitaplarının Türkçeye çevrilmesinin etkisi büyük olmuştur. Bu dönemin tanınmış şair ve yazarlarından Cenap Şehabettin’in Hicaz yolculuğunu anlatan Hac Yolunda Suriye ve Irak’tan söz eden Afak-ı Irak ve bir Avrupa gezisinde gördüklerini yansıtan Avrupa Mektupları adlı eserlerini Türkçe gezi türünün başarılı örnekleri arasında gösterebiliriz. Cumhuriyet Döneminde ve Günümüzde Gezi Yazıları Cumhuriyet döneminde edebiyatımızda gezi türünde nicelik ve nitelik yönünden büyük bir ilerleme sağlanmıştır. Bu dönemin tanınmış gezi yazarları arasında önce Falih Rıfkı Atay’ı anmamız gerekir. Atay’ın Denizaşırı, Taymıs Kıyıları, Bizim Akdeniz, Tuna Kıyıları, Hind, Yolcu Defteri, Gezerek Gördüklerim ele alınan konular ile gerek gözlem gerekse anlatım ustalığı bakımından ilginç ve değerli eserlerdir. Cumhuriyet döneminde gezi türünde eser veren diğer yazarlar arasında İstanbul’dan Londra’ya Şileple Yolculuk ve Akdenizde Bir Yaz Gezintisi adlı kitaplarıyla Saik Sabri Duran’ı, Finlandiya adlı kitabıyla Şükufe Nihal’i, Bir Vagon Penceresinden ve Ankara-Bükreş adlı kitaplarıyla Sadri Ertem’i, Tuna’dan Batıya ve Anadolu Notları adlı iki ciltlik kitabıyla Reşat Nuri Güntekin’i, Anadolu Manzaraları adlı kitabıyla Hikmet Birand’ı, Gezi Günlüğü ve Avusturya Günlüğü adlı kitaplarıyla Burhan Arpad’ı sayabiliriz. Son yıllarda gezi edebiyatımız yeni eserlerde daha da zenginleşmiştir. Yabancı ülkelerle kültürel ilişkilerin artması ve bireysel gezi imkanlarının çoğalması sonucu olarak bu türde eser yazanları sayısında da bir artış görülmektedir. Günümüz yazarları arasında gezi yazı ve kitaparıyla ün yapmış olanlar arasında Mavi Yolculuk ve Mavi Anadolu isimli eserleriyle Azra Erhat’ı, Düşsem Yollara Yollara adlı eseriyle Haldun Taner’i, Sovyet Rusya, Azerbaycan, Özbekistan, Bulgaristan, Macaristan adlı eseriyle Melih Cevdet Anday’ı, Sam Amcanın Evinde ve Bir Garip Ada adlı eserleriyle Badii Faik Akın’ı, Canım Anadolu adlı eseriyle Bedri Rahmi Eyüboğlu’nu, Şu Bizim Rumeli adlı eseriyle Yılmaz Çetiner’i ve Almanya Beyleri İle Portekiz’in Bahçeleri adlı eseriyle Nevzat Üstün’ü sayabiliriz. Röportaj ile gezi yazısı arasındaki farklar: 1-Gezi yazılarında nesnel bir yaklaşım söz konusudur.Oysa bir yeri konu edinen röportajlarda öznellik ağır basar. 2-Gezi yazılarında fotoğraf, resim gibi belgeler çokca kullanılmaz.Oysa röportajlarda resimlere, fotoğraflara yaygın şekilde yer verilir. 3-Gezi yazılarında karşılıklı konuşmalara ( diyalog) yer verilmezken röportajlarda yer verilir Kırıkkale’ye Giderken Ankara kalesi, telsiz direkleri ve bir tünel… Yarım dakika karanlık. Ankara geride kaldı. Bu yol, bütün bozkırı geçer, Karadeniz’e dek ulaşır. İsmet Paşa yıllardır fikir döktü, ray döşedi. şimdi ben, bu ray üstünden fikir taşıyan kültür savaşının zırhlı trenine yetişmek için kilometrelerin sekişini sayıyorum. Tren yolunda… Gezici eğitim sergisi Kırıkkale istasyonunda… Tren yolunda dediğim zaman dudaklarımızda yabansı bir kıvrıntı seziyor gibiyim. Sezmeye de gerek yok gerçekten: “Tren yolunda da laf mı a canım.” diyebilirsiniz. Eğer siz, bir zamanlar Yahşıhan’a dek böyle gidip gelen eski tren bozuntusunu anımsarsınız hiç de böyle düşünmezsiniz. Hele benim gibi Yahşıhan yolunda tuhaflıklara tanık olmuşsanız… Size, istasyonların kimi bodurumsu, kimi kavaklar gibi birbirlerinin sırtından sırıtan uzun dallı ağaçlarından, çeşmelerinden, bayrak direklerinden, makaslarından, telgraf direklerine tünemiş güvercinlerinden, yol kenarında doygun doygun treni seyreden öküzlerden, özgür ve neşeli sıpalardan söz edeceğimize bizim orta Anadolu’ya kültür ve yeninin aşkını taşıyan trene rast gelinceye dek bugünkü güzel trenin yerindeki o eski tren ve ray bozuntusundan söz edeyim, her halde canınız sıkılmaz. Yıl 1921, İnönü ile Sakarya savaşının araları… Ankara’dan Kayseri’ye doğru bir akın var. Kağnı, kağnı, kağnı Yollardan, dağlardan, taşlardan gıcırtıdan geçilmiyor. Mumyalanmış bir eşeğe benzeyen cılız, sanki tenekeden yapılma bir lokomotif, ince, uzun hörgücünü kaldırmış, bitkin develeri anımsatan vagonlar da bunların arasında Kayseri yolunu tutuyor. Her nedense o zaman burada işleyen dekovilde, sudan geçmeyen hayvanın inadına benzer bir inat vardı. Zaman zaman tutarağı tutardı. Bakarsınız, tıpış t ıpış giderken birdenbire zınk yerinde sayar. Bir ses duyulur: “Lokomotifin suyu tükendi. Allah’ını seven su getirsin!…” Kovalarla, ibriklerle, testilerle bir sürü halk su aramaya çıkar, su bulunmayan bir yerde ise herkes mataralarındaki, testilerindeki, teneke ya da toprak ibriklerindeki suları lokomotife boşaltırlar. Mübarek, yürümeye başlar. Ama yürüyüş de ne yürüyüş!… Trenin üstünde pinekleyen ihtiyarlar, kimi zaman şöyle konuşurlardı: “Tren giderken indim, aptes bozdum, elimi yudum, trene bindim.” “Abdest tazeledim, yine geldim, yetiştim.” Yokuş bir yere gelindi mi bir ses yükselirdi: “Allah’ını seven vagonları ardından itsin!” Yüzlerce adam trenden iner, trenin durduğunu gören köylüler de gelir. Helesa yelesa ile treni yürütürlerdi. Trenin kömürü tükenip yöreden çalı çırpı topladığımızı da ben bilirim. Bunları söylerken sadece bir anıyı anlatıyorum. Dün süngüsünü tüfeğine çaputla bağlayıp düşmana saldıran bir ulusun o günü böyle geçerdi. Şimdi İsmet Paşa’nın döşediği raylar üstünde fikir gibi hızlı, düzenli ve rahat trenle Kırıkkale’ye yaklaşıyoruz. Makinenin, tekniğin dokunduğu yer, çölün ortasında bile olsa yepyeni bir uygarlığı f ışkırtıveriyor. Kırıkkale işte böyle bozkırın ortasında baca, fabrika, asfalt, geometri, boyalı ev, sağlam tavan, iş gömleği giyen alın terli insan demektir. Kırıkkale bana, kopmuş bir film parçasının sarı bakkal kâğıdına yapıştırılması etkisini yaptı. Kırıkkale, başlı başına minnacık bir fabrika yuvasıdır. Sağı solu, önü arkası bozkırdır. İstasyon kalabalık… Siyahlar giyinmiş öğretmenler, iş gömlekli işçiler, ustalar, mühendisler, bereli kadınlar, irili ufaklı çocuklar vagonların çevresinde toplanıyorlar… [Sadri Etem (Ertem). “Kırıkkale’ye Giderken”,Türk Dili Dergisi, Gezi Özel Sayısı, 1 Mart 1973.] Kaynak: http://www.aof.edu.tr/ Günlük Anı
Mektup Deneme
Makale Eleştiri
Söylev(nutuk) Türü Gezi Yazısı
Roman Ropörtaj
Söyleşi Tiyatro
Fıkra “Haber Yazısı”
Fabl Türü Hikaye(öykü)
Masal
|
|
Yorum
(7) ::
Yorum yaz! ::
Bağlantı
|
|
|