|
 |
6/5/2008 - TÜRKÇE'NİN ÜSTÜNLÜKLERİ
TÜRKÇE'NİN ÜSTÜNLÜKLERİ
Türkçe diğer dillerden üstün bir dil olduğu tarışılmaz bir gerçekken nedense bunu kendimize dahi inandırmanın güçlüklerini yaşıyoruz. Yüzyıllardır bu kadar hor görülmesine rağmen hala ayakta durabiliyorsa bu durum en başta dilimizin ne kadar güçlü olduğunu göstermez mi? Bir gün Türkçenin üstünlüklerini arkadaşlarımla konuşurken içlerinden biri "Türkçe bizim kendi dilimiz onu savunmak ve korumak için üstün olması gerekmez" demişti. Evet çok haklı üstün olmasa da sahip çıkmamız gerekirdi çünkü bizim dilimiz. İşte size tesbit edebildiğimiz kadarıyla Türkçenin üstünlüklerini anlatan bir kaç madde..
1-Önce insan: Dünyadaki yaygın dillerin birçoğunda insan ile eşya arasında fark yoktur, cinsiyet ayırımı vardır. Oysa Türkçemizde bütün insanlar eşittir ve diğer doğa varlıklarından farklıdır. Örnek olarak şu cümleye bakın "İnek ve yavrusu otluyor." Benzeri bir cümlede özne insan olduğunda şu şekil oluşacaktır "Anne ve çocuğu yemek yiyorlar." Bu iki cümle birbirlerine çok benziyor fakat dikkat ederseniz yüklemin sonunda -lar takısı sadece insanlar söz konusu olduğunda ekleniyor. Bir dilin insana önem vermesi ve cinsiyet ayrımı yapmadan her insanı eşit kabul etmesi üstün bir özellik değil de nedir. En azından bu özellik sayesinde sözlerinde üçüncü tekil şahıs geçen bütün şarkılar ve türküler hem kadınlar hem de erkekler tarafından rahatlıkla söylenebilmektedir.
2-Kelime türetme yeteneği: Eklemeli dillerin en güzel özelliklerinden biri kelime üretme imkânlarının çok geniş olmasıdır. Kökten kelime türetildiği gibi türetilmiş kelimelere yeniden ekleme yapma imkânı bulunmaktadır.
3-Türkçede kelimelere vurgu sayesinde anlatım gücü çeşitliliği sağlanabilir. Örneğin "Onu buradan atmalıyım". Cümlesinde her kelimeye ayrı ayrı vurgu yapalım, göreceğiz ki hangi kelimeyi vurgularsak o unsura daha fazla dikkat çekmiş oluyoruz. Kimi buradan atmalısın? Sorusuna yanıt "Onu buradan atmalyım". Onu nereden atmalısın sorusuna yanıt; Onu buradan atmalıyım. Onu ne yapmalısın sorusuna yanıt; Onu buradan atmalıyım.
4- Gizli sözcük zenginliği: Türkçede genelde kullanılmayan birçok gizli kelime vardır. Genelde kullanılmayan kelimeler dilin parçası sayılır mı hiç diyeceksiniz. Başka dillerde sayılmayabilir ama Türkçede sayılmalıdır. Eğer bir kişi bu gizli kelimeyi kullanacak olursa karşıdaki de bunu anlayacak olursa neden sayılmasın. Sözcük köklerini ve isim yapan ekleri terk etmediğimiz sürece gizli kelimeler de bizi terk etmez, her an kullanılmayı beklerler. Türkçenin binlerce yıl ayakta kalabilmesinin sırrı da belki burada yatmaktadır. Türkçede atıl bekleyen kelimeler o kadar çoktur ki bazı dillerin kelime sayısından bile fazladır. Gizli olan ve olmayan kelimelere örnek verelim; Ver kökünden vergi türetilmiştir günümüzde kullanılmaktadır yani gizli bir kelime değildir, oysa al kökünden algı kullanılmamaktadır, "dilenci insanlardan algı topluyordu" cümlesi sizce ne manaya geldiği az çok anlaşılmıyor mu algı= sadaka değil mi?. Duy kökünden duygu, gör kökünden görgü kullanılmaktadır, dur kökünden durgu ise kullanılmamaktadır. "Trafik durgusuna yakalandım" gibi bir cümle kurduğumuzda (ilk defa kullanıldığı için tuhaf gelebilir) bu cümlenin de ne manaya geldiğini anlayabiliriz. Gizli kelimelerim sayısı sadece köklerle sınırlı değil, bir ekle yetinmeyip ikinci ve üçüncü eklemeler yaparak aynı kelime üzerinde kelime türetme olasılık sayısını arttırmak mümkündür. Durguluk, durguç, durgucuk vs.
5- Kelime haznesi konusunda gizli kelimelerin katkısından yukarıda bahsetmiştik. Bir de kelime haznesini artıran fakat birçoğu sözlüklerimizde yer almayan Türkçenin cümle içindeki geçici kelimeleri vardır. "Sigarasında bir kaç içimlik yer kalmıştı" cümlesindeki içimlik kelimesinde olduğu gibi.
6- Türkçede kelimeler cümle içinde çok değişik yerde kullanılabilir. Cümledeki yerine bağlı olarak farklı bir anlam kazanan cümle aynı kelimelerle değişik ifadeler sağlamaktadır. "Gökteki yıldız parlıyordu" ile "Yıldız gökte parlıyordu" aynı anlamı taşımaz. Bu şekilde kullanımlar Türkçede çok yaygındır. Birçok dilde ise kelimelerin yerini değiştirmek hem kolay değildir hem de değiştirilse bile anlamda farklılık meydana gelmez.
7-Türkçe kendini ispat etmiş en eski diller arasındadır. Doğal şartlara uyum gösteremeyen canlı türleri yok olmaktadır. Türkçe terk edilmeye çalışılmış (Osmanlıcada olduğu gibi) fakat kendini toparlayıp yeniden canlanmıştır. Günümüzde Türkçe kadar köklerine bağlı bir dil çok azdır. Avrupa dillerinin geçmişi 400-500 yıllıktır. Belki 200 yıl sonraki dünya yüzeyinde birbirini anlamayan fakat İngilizce konuşan değişik halklar olacaktır çünkü bu gün dahi İngilizce çok yerde farklılaşmaktadır. Zaten Latince aynı akıbete uğrayarak çatallaşmış Fransızca, almanca, İngilizce dilleri meydana gelmişti. Türkçe yine köklerine bağlı olarak ayakta durabilecektir ( yeter ki terk edilmesin). Binlerce yıl geçmesine rağmen dünyadaki Türkçe konuşan insanların dilleri Latin dillerindeki örnekteki gibi ayrı diller olarak değil farklı lehçeler olarak kabul edilmektedir.
8- Türkçe olduğu gibi yazılan-yazılabilen bir dildir. Bir sesi ifade ederken tek bir harf kullanılmaktadır. Bu açılardan okuma yazma öğrenimi, programlama dili (henüz ciddi bir çalışma yok), bilimsel isimlendirmelerde (çok az kullanılsa da) üstünlük taşımaktadır.
9-Ses uyumu: Ünlü ünsüz uyumu, kelime sonlarına gelen eklerden sonra bazı harflerin yumuşaması gibi özellikler Türkçenin ses olarak kulağa hoş gelen bir dil olmasına sebep olmaktadır. Üstelik insan doğasına en uygun sesleri barındırmaktadır. Bazı kasıtlı yanlış dayatmaların aksine Türkçe şarkı, şiir ve edebiyat için en uygun dildir.

|
|
Yorum
(2) ::
Yorum yaz! ::
Bağlantı
|
19/3/2008 - Bilişim Çağı ve Türkçenin Sorunları
Bilişim Çağı ve Türkçenin Sorunları
İnsanoğlu 1969’da Ay’a ilk adımını attığında önümüzdeki çağın uzay çağı olacağı ileri sürülmüştü. Çok iyi hatırlıyorum, o günlerde uzay ile ilgili çeşitli haberler gazetelerde yayımlanıyordu. Haberlerde insanlığın gelecekle ilgili uygarlık düşleri de yer alıyordu. Bu haberlere göre 2000 yılında insanlar tatillerini geçirmek üzere artık aya gidecekti, uzayda çeşitli üsler kurulacak, ayda bitki yetiştirilecekti. Evlerde her şey otomatik olacak, her işi robotlar yapacaktı, elektronik beyin (o günlerde bilgisayar terimi henüz kullanılmıyordu, bilgisayarlar da zaten bu kadar yaygın değildi.) insanın yerine düşünecek, çözümler üretecekti. Yine o günlerde gazetelerde bir devlet dairesine alınan elektronik beyin ile ilgili haberler yer alıyordu. Bir gazetede bu haber bir karikatürle birlikte yayımlanmıştı. Haberde bundan sonra devlet dairelerinde vatandaşın her işini elektronik beyinlerin halledeceği belirtiliyordu. Bu haberin yanındaki karikatürde ise kasketli, şalvarlı bir vatandaş elindeki dilekçeyi buzdolabı büyüklüğündeki makineye uzatıyordu. Elektronik beyinden ise şöyle bir ses geliyordu: “Bu gün git, yarın gel !”
İnsanoğlu 1969’da Ay’a ilk adımını attığında önümüzdeki çağın uzay çağı olacağı ileri sürülmüştü. Çok iyi hatırlıyorum, o günlerde uzay ile ilgili çeşitli haberler gazetelerde yayımlanıyordu. Haberlerde insanlığın gelecekle ilgili uygarlık düşleri de yer alıyordu. Bu haberlere göre 2000 yılında insanlar tatillerini geçirmek üzere artık aya gidecekti, uzayda çeşitli üsler kurulacak, ayda bitki yetiştirilecekti. Evlerde her şey otomatik olacak, her işi robotlar yapacaktı, elektronik beyin (o günlerde bilgisayar terimi henüz kullanılmıyordu, bilgisayarlar da zaten bu kadar yaygın değildi.) insanın yerine düşünecek, çözümler üretecekti. Yine o günlerde gazetelerde bir devlet dairesine alınan elektronik beyin ile ilgili haberler yer alıyordu. Bir gazetede bu haber bir karikatürle birlikte yayımlanmıştı. Haberde bundan sonra devlet dairelerinde vatandaşın her işini elektronik beyinlerin halledeceği belirtiliyordu. Bu haberin yanındaki karikatürde ise kasketli, şalvarlı bir vatandaş elindeki dilekçeyi buzdolabı büyüklüğündeki makineye uzatıyordu. Elektronik beyinden ise şöyle bir ses geliyordu: “Bu gün git, yarın gel !”
O günlerde 2000 yılıyla ilgili tahminlerden hangilerinin tuttuğunu bugün gördük. İnsanoğlunun uzay macerası bugün halâ devam ediyor, ama Ay’da tatil, uzayda balayı, Ay’da tarım, Merih’te futbol maçı gibi fantezilerin gerçekleşmesi için daha uzun yıllara ihtiyacımız var. Evlerimizde robotlar da iş görmüyor henüz. Bu robotların öncüleri olan mutfak robotları, elektrik süpürgeleri, otomatik çamaşır ve bulaşık makineleri ise gelişerek yaygınlaşıyor. Elektronik beyinlerle yani bilgisayarla ilgili tahminler ise beklenenin çok çok ötesinde gerçekleşti. Bilgisayarların bu kadar yaygınlaşacağı, evlere, okullara, kahvehanelere ve kafelere, hatta lahmacunculara gireceği, o yıllarda asla tahmin edilmiyordu. Çünkü o yıllarda bilgisayarlar dörde dört oda büyüklüğündeydi, muazzam elektrik harcıyorlardı ve müthiş bir ısı yayıyorlardı. Tabiî ekonomik değillerdi. O yıllarda internet hayal bile edilemiyordu. İnternetin atası olan ve askerî haberleşme amacıyla kullanılan ARPANET’in temeli de 1969’da atılmıştı.
Neden diğer tahminler, fanteziler gerçekleşmedi de bilgisayar teknolojisi tahminlerin ötesinde bir gelişme gösterdi ? Elbette bunun birkaç sebebi var, ama bence en önemli sebep şu: insanoğlu bilginin önemini bir kere daha kavradı. Bilimde ve teknolojide bugün ulaşılan nokta insanoğlunun düşlerini ve fantezilerini gerçekleştirmeye henüz yeterli değil. Daha pek çok bilinmeyen bizi bekliyor. Geçen zaman içerisinde insanı uzayın derinliklerine ulaştıracak tek şeyin bilgi olduğu anlaşıldı. Her şeyin temelinde bilgi vardı. Gelişen teknoloji ile insanoğlunun sahip olduğu bilgi sürekli olarak artıyordu. İnsanlık tarihi göz önüne alındığında daha önce bilimde yüzyıllar süren gelişmeler artık birkaç yılda yaşanmaktaydı. Bu nedenle yaşadığımız dönem artık uzay çağı değil, bilgi çağı olarak adlandırılmaya başlandı. Bilgi çağının ana ürünü ise hiç şüphesiz bilgisayar oldu.
Bilimdeki gelişme her alanda olduğu gibi iletişim alanında da büyük bir gelişmeye yol açmıştı. Gelişen iletişim araçları, bilgiye ulaşmadaki zorlukları ortadan kaldırdı. Bilgisayar ve iletişim teknolojisindeki gelişmeler bu iki sektörü önce birbirine yaklaştırdı, sonra da bilgi ve iletişimin birlikteliği ile bilişim terimi gündeme geldi. Bilgisayar ve iletişim teknolojileri bütünleşmeye başladı. İş yerimizdeki, okulumuzdaki, evimizdeki, bilgisayarlar kablo ile birbirine bağlanmaya başladı. Askerî amaçla kullanılan ağ, genelleşti ve internetin omurgası ortaya çıktı. Bilgisayarlar böylece iletişim aracı özelliğini de kazandı. Ancak bu iletişim aracı, asla basit bir iletişim aracı değildir. Telefonun, belgegeçerin (facsimile>fax), telgrafın işlevlerini gören, veri aktarımında kullanılabilen, görüntülü konuşmayı (video conference) gerçekleştirebilen, sizin yerinize telefon açabilen, hatta telefonlara cevap verebilen, randevularınızı düzenleyebilen, veri bankası olarak kullanılabilen, görüntü ve ses alıcısı-vericisi olabilen araç haline geldi bilgisayar. Bunlar, şu anda aklıma gelenler. Bildiğiniz gibi bilgisayarın başka pek çok marifeti var ve yakın gelecekte bunlara yenileri eklenecek.
Bilgisayar teknolojisindeki bu gelişme diğer sektörleri ürküttü. Çünkü bilgisayar önüne gelen teknolojiyi yiyor, yutuyor kendi bünyesine dahil ediyordu. Bilgisayarın bu atağı diğer sektörlerde anlayış değişikliğine yol açtı. Bilgisayarların televizyonlaşmasına karşılık televizyonlar bilgisayarlaşmaya başladı. İnternet televizyonu bunun sonucudur. Telefonlar bilgisayarlaştı. KUP (Kablosuz Uygulama Protokolü: WAP) işte bu rekabetin sonucudur.
Bu gelişmeler olurken dilimize de bir şeyler oluyordu. Hiç duymadığımız sözcükler, terimler dilimize yerleşmeye başladı. Çünkü bilişim teknolojisinde biz üretici değil kullanıcıydık, tüketiciydik. Teknolojiyi icat eden, üreten terimlerini de kendi diliyle karşılıyordu. Bu teknolojiyi alan diğer milletler de bilgi alıntısı olarak bu terimleri, sözcükleri de ister istemez dillerine alıyorlardı. Her bilim dalının, her teknolojinin kendi özel terimleri vardır. Doğal olanı, her dilde bu terimlerin karşılıklarının olmasıdır. Ancak bilişim teknolojisinin kendisine özgü bir özelliği var: Bilişim teknolojisi bir maden mühendisliği gibi, otomotiv gibi sınırlı bir topluluğu ilgilendirmiyor. Bilişim teknolojisi toplumun her kesimini ilgilendiriyor. Beş yaşındaki çocuktan, üniversite öğrencisine, esnaftan öğretmene, hatta bir internet kuruluşunun reklâmında gördüğümüz gibi kokoreççi ile kestaneciye kadar herkes bilişim teknolojisini kıyısından köşesinden kullanıyor. Durum böyle olunca da bilişim teknolojisinin terimleri diğer teknik terimlerden daha çabuk, daha yaygın bir şekilde dilimize yerleşiyor. Düşününüz, reklâmdaki kestaneciye disgonnekt sözcüğünü bile öğretiyor bu teknoloji. “Yapma yahu !” şeklindeki hayret sözü reklâmda karşımıza “Wapma yahu !” olarak çıkıyor.
Bilişim teknolojisinin bu kadar geliştiğini (bu gelişmenin sonunun olmadığını da söyleyeyim) ve etkili olduğunu göz önüne aldığımızda, Türkçeyi bilişim çağında hangi tehlikeler bekliyor, bilişim çağı Türkçesi nasıl olacak, İngilizceleşmiş bir Türkçeyle mi konuşacağız yoksa Türkçeyi bırakıp hepimiz İngilizce mi konuşacağız soruları, aklı başında her Türk aydınını düşündürüyor, kaygılandırıyor.
Gelecekte İngilizcenin bütün insanlığın dili olacağı şeklinde tahminlerde bulunanlar var. Teknolojideki gelişmeye ve İngilizcenin en yaygın yabancı dil olma özelliğine bakarak bir süre sonra bütün dillerin yerini İngilizcenin alacağını savunanlar ülkemizde de mevcut. İngilizce en yaygın yabancı dildir, farklı uluslardan insanların birbiriyle anlaşma ve iletişim kurma dilidir. Bütün bunlar doğru. Ama dünyadaki 6 milyar insanın tamamının tek bir dili konuşacağını düşünmek bugün için de yakın gelecek için de hatta uzak gelecek için de kolay bir şey değildir. İnternetin yaygınlaşmasıyla İngilizcenin hakimiyetinin artacağı söyleniyordu, bu hiç de sanıldığı kadar bir hakimiyet şeklini almadı. Şu anda internette her dilden ağ kümesi (web site) ve ağ sayfası (web page) var. İnternette Türkçe ağ kümeleri ve sayfaları arzu edilen düzeyde değilse de giderek yaygınlaşıyor.
Bilgisayar programlarına gelince dünyaca ünlü bilgisayar firmaları ürettikleri programın daha fazla kişi tarafından satın alınması için programlarını pek çok dilde üretiyorlar. Şu anda en yaygın işletim sistemi olma ününü koruyan Windows, bildiğim kadarıyla 33 dilde üretiliyor. Microsoft yerelleştirme adını verdiği bu uygulamayla dünyadaki bütün bilgisayar kullanıcılarına hitap etmeye çalışıyor. Bilgisayarın ve internetin yaygınlaşması İngilizcenin diğer diller üzerinde bir hakimiyet kurmasını değil diğer dillerin bu teknolojide önem kazanmasını sağlıyor. Şu anda bilgisayar ortamında çeviri üzerinde çalışan çeşitli firmalar var. Benim de Türkçe konusunda danışmanlığını yaptığım Rusya’daki bir kuruluş, bilgisayarda pek çok dili birbirine çevirebilen harika bir program üzerinde çalışıyor. Program epey mesafe aldı ve yapılan denemeler, sonucun başarılı olacağını gösteriyor. Gerçi şu anda bilgisayarlar için çeviri programları var ama bunlar daha çok İngilizceden bir başka dile (ki bu da birkaç dille sınırlı) çeviri yapabiliyorlar. İnternet üzerinde de bazı programlar var, bunlar da bahsettiğim bilgisayar programlarından farksız. Dünyada başka firmalar da benzer çeviri programları üzerinde çalışıyorlar. Bütün bunlar bilgisayar ve internet ortamında diğer dillerin varlığını daha da güçlendireceğini gösteriyor. Şu halde gelecekte İngilizce bilişim sektöründe tek dil haline gelecek sözü bana pek de doğru görünmüyor. İngilizceyi veya bir başka dili, yabancı dil öğrenmek için öğrenmek gerekir. Yabancı dille eğitimin, yabancı dille öğretimin sömürgelerde bile yavaş yavaş kalktığı günümüzde bizde halâ bunda ısrar edilmesi gibi İngilizce bilgisayarda ve internette tek dildir demek cahillikten başka bir şey değildir.
Bilgisayar ve internet terimlerinin İngilizceden dilimize olduğu gibi girmesi, Türkçenin son yıllarda yaşadığı sorunun bir başka boyutudur. Dilimize yabancı dillerden, özellikle de İngilizceden, yoğun bir sözcük ve terim akışı olduğu bilinen bir gerçek. Bu akış, Türkçeyi söz varlığının yanı sıra ses bilgisi, şekil bilgisi ve söz dizimi özellikleri açısından da kötü olarak etkiledi. Bilgisayar teknolojisi alanında çalışanlar, gönüllü kuruluşlar Türkçe konusunda çok büyük bir duyarlılık göstererek terimlere Türkçe karşılıklar bulmuşlardı. Bu konuda Türkiye Bilişim Derneğinin çalışmalarını takdirle karşılamak gerekir. Bugün kullandığımız bilgisayar, yazılım, donanım, bellek, yazıcı, sürüm gibi Türkçe kökenli terimler işte bu çabaların sonucunda dilimize kazandırıldı. Bu terimler bilişim dünyasında tartışılmıştı. Zamanla önerilen karşılığın yerine İngilizceden girip Türkçeleşen terimler de kullanılır oldu. Buna en iyi örnek Microsoft ürünlerindeki Yazı Tipi Biçemi’dir. Gelen eleştiriler üzerine Microsoft yeni sürümlerde bunu Yazı Tipi Stili’ne çevirmiştir.
Bilgisayar ve iletişim teknolojilerinin son derece hızlı gelişmesi, teknolojiye her geçen gün yüzlerce yeni terim eklenmesi karşısında bu çabalar ne yazık ki etkili olmamağa başladı. Karşılık bulunması gereken terim sayısı artık binlerle ifade ediliyordu. Bir terime karşılık bulmak, onu benimsemek, yayılmasını sağlamak aylar, yıllar alırken İngilizce bir terim elini kolunu sallayarak Türkçeye giriyor ve pek çok kişi bu durumu yadırgamıyor, yabancı kökenli terimi olduğu gibi kabul ediyordu.
Türk Dil Kurumu da bilgisayar terimlerindeki bu durumu göz önüne alarak Yabancı Kaynaklı Sözcüklere Karşılıklar Komisyonu çalışması içerisine bilgisayar terimlerini de aldı. Karşılıklar önerdi. Ancak bu karşılıkların benimsenmesi zaman alacak. Bunlardan kullanılmağa başlananlar var. Meselâ elmek terimini internette benim yöneticisi olduğum Türkoloji Haberleşme Grubunda (http://www.egroups.com/group/turkoloji) uzun süre tartıştık, sonuçta grubun pek çok üyesi bu sözü benimsedi. Benimsemeyenler de var, ama zaman terimlerin kaderini belirleyecek. Bu konuda Türk Dil Kurumunun desteği ile yürüttüğümüz Bilgisayar Terimleri Sözlüğü projesi henüz başladı. Üniversitelerimizdeki bilgisayar bölümlerinden, Türk Dili ve Edebiyatı, İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümlerinden öğretim üyelerinin ve bilgisayar uzmanlarının oluşturduğu çalışma grubu içerisinde bilgisayar terimleri tartışılmakta, Türkçe karşılıklar önerilmektedir. Önerilen karşılıklar yakın zaman içerisinde internette kamu oyuna duyurulacak ve kamu oyunun düşünceleri alınacaktır. Geniş katılımlı bu çalışmayla mesafe alacağımıza inanıyorum. Türk Dil Kurumu üzerine düşen görevi yerine getirmeğe çalışıyor. Bu çalışmaların başarıya ulaşması, toplumun bu konuda duyarlı davranmasına ve önerilen karşılıkları benimsemesine bağlıdır.
Bu konuda eleştiri aldığımız da oluyor. Kimileri bilgisayar terimlerinin Türkçe karşılık bulunmasını, hatta programların Türkçe olmasını eleştiriyor. Terimlerin evrensel olduğu, değiştirilmemesi gerektiği söyleniyor. Önerilen terimler alaya alınıyor. Evet, yerleşmiş yaygınlaşmış yabancı terimlere karşılık bulmak zor olmaktadır. Ama hiçbir şey yapmadan oturup bekleyelim mi ? Bilgi ve iletişim gibi son derece önemli konularda İngilizce terimleri mi kullanalım ? O zaman sormak gerekmez mi bu nasıl iletişim, bu nasıl bilgi iletişimi diye ? Şimdi hepimiz bilgisayar terimini kullanıyoruz. Eğer bu konuya duyarlı bilgisayarcılar olmasaydı ve bu terimi türetmeselerdi ben eminim bugün hepimiz computer terimini kullanacaktık. Tabiî kimimiz kampuytr, kimimiz komputer, kimimiz de computer diyecektik. Ve birileri computer için bir karşılık türetmeğe çalışınca da yine bilinen çevreler «Canım, ne gerek var şimdi computer’a karşılık aramaya. Evrensel bir sözcük işte.» diyerek karşı çıkacaklardı. Oysa bakın herkes bilgisayar terimini kullanıyor. Şimdi kimse bu terimi oluşturan sözcüklerin gerçek anlamını düşünerek, «Bu alet bilgi saymıyor öyleyse bu terim uygun değil!» demiyor. Şu halde ciddî olarak bu işin üzerine eğilirseniz, duyarlı davranırsanız, Türkçenin yapısına uygun terim üretirseniz, toplum da benimserse dilin söz varlığına yeni terimler, yeni sözcükler katılabilir.
Web’in sözlükte 11 anlamı var. 1. Dokuma, dokunmuş kumaş. 2. Örümcek ağı. 3. Ağ gibi karışık şey. 4. Kuşların parmakları arasındaki zar, perde. 5. Kuş tüyünün yumuşak kısmı. 6. Bağlantı levhası. 7. Örs boğazı. 8. Tomar, kâğıt rulosu. 9. Halı saçağı. 10. Giz, sır. 11. Haberleşme ağı, muhabere şebekesi. (Hâmit Atalay, İngilizce-Türkçe Sözlük, TDK yayını, Ankara, 1999, s.3635)
Ancak web karşılığında ağ deyince, «Ne ağı ? Balıkçı ağı mı, örümcek ağı mı ?» diye sözlerle karşılaşıyorsunuz. Oysa bilgisayardan, internetten bahsederken bir İngilizin veya bir Amerikalının aklına on bir anlamdan haberleşme ağı anlamı geliyor. Meselâ ben internetteki sayfalarım için web site demiyorum ağ kümem diyorum. Bu terim de giderek yaygınlaşıyor. Eğer sayfamızı hem Türkçe hem İngilizce hazırlıyorsak web site terimini Türkçe sayfamızda niye kullanalım ? İngilizce terimleri İngilizce sayfalarda kullanalım, Türkçe sayfalarda ise Türkçe terimleri kullanalım. Çünkü bu sayfaları Türkler okuyacak.
Zaman zaman internetteki söyleşi (chat) programlarını izliyorum. Buralarda kullanılan dilin özel radyo ve televizyonlarda kullanılan dile rahmet okuttuğunu da belirtmem gerekir. İnternette zaman önemli olduğu için söyleşide kısaltmalar yaygın olarak kullanılıyor. Bu dünyanın her yerinde böyle. Hatta Amerika’da söyleşide kullanılan kısaltmalar ve işaretler sözlüğü bile yayımlandı. Beni asıl üzen kaba dil kullanılması, ana dili Türkçe olan gençlerin birbiriyle İngilizce yazışması, Türkçe yazışmalarda ise yabancı kökenli sözcüklerin çok sık kullanılması.
Genç kuşak ana diline sahip çıkmalı, Türkçemiz konusunda duyarlı davranmalı, dilimizi bozanları uyarmalı. Bizim yaptığımız bu çalışmalar, genç kuşakların ana diline sahip çıkmasıyla başarıya ulaşacaktır.
Sözlerimi bir kızılderili şefin dünya için söylediklerini Türkçemize uyarlayarak bitireceğim:
BİZ BU DİLİMİZİ ATALARIMIZDAN MİRAS ALMADIK, GELECEK KUŞAKLARDAN ÖDÜNÇ ALDIK...
Hep birlikte Türkçemize sahip çıkalım, bilişim çağında gelecek kuşaklara Türk’e yakışır bir Türkçe bırakalım.
Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın
|
|
Yorum
(yok) ::
Yorum yaz! ::
Bağlantı
|
19/3/2008 - Türk Yazı Dilinin Tarihî Gelişmesi
Türk Yazı Dilinin Tarihî Gelişmesi Eski Türkçe: Eski Türkçe devresi, Türk dilinin bilinen ilk devresidir, ana Türkçe devresidir. Türkçe'nin bütün yapısı bu devre ile izah edilir. Öncesi, Türkçe'nin karanlık devresi olup, Çuvaşça ve Yakutça ile, daha ileride Moğolca ile birleşir. Mîlâdî 8, 12 ve 13. asırlar arasında kullanılmıştır. Türk yazı dilinin ilk yazılı örnekleri olan Orhun Kitâbeleri, her ne kadar 8. asra ait olsa da bu kitâbelerdeki yazı dilinin, çok işlenmiş bir yazı dili olduğunu görmekteyiz. Bu sebeple Türk yazı dilinin başlangıcını çok daha öncelere, belki de miladî ilk asırlara götürmek mümkündür. Eski Türkçe devresi, Türklüğün müşterek bir yazı dili devresidir. Bu müşterek yazı dili devresinde kullanılan Türkçe, Kaşgar Türkçesi (Hakaniye Türkçesi) olup, Uygur yazısı ile yazıldığında Uygurca ismini de almaktadır. On ikinci ve on üçüncü asırlarda, Türkler, büyük kitleler hâlinde kuzeye ve batıya yayılmış; yeni kültür merkezleri meydana gelmiş; İslâm kültür ve medeniyeti, Türkler arasında yeni kavramlarıyla, yeni bir yazının kabulüyle yerleşmiştir. Ayrılan Türklük kolları, yeni kültür merkezleri etrafında kendi şîvelerine dayanan yeni yazı dillerini kullanır olmuşlardır. Böylece bu asırlarda Kuzey Doğu Türkçesi ve Batı Türkçesi meydana gelmiştir. Kuzey Türkçesi, Doğu Türkçesi: On üçüncü ve on dördüncü asırlarda da kullanılan Kuzey Doğu Türkçesi, 15. asırda Kuzey Türkçesi ve Doğu Türkçesi adıyla iki yazı diline ayrılır. Kuzey Türkçesi, Kıpçak Türkçesi'dir. Doğu Türkçesi (Çağatayca) de 15 ve 16. asırlarda en parlak devrini yaşayarak bugün modern Özbekçe olarak yazı dilini sürdürmektedir. Batı Türkçesi: On üçüncü asırda teşekkül etmeye başlamıştır. Selçuklular'dan itibaren, metinlerini bugüne kadar takip edebildiğimiz bir yazı dilidir. Hazar Denizinden Balkanlara kadar uzanan sahada yer alır. Esasını Oğuz şîvesi teşkil ettiği için, Oğuz Türkçesi (Oğuzca) de denir. Oğuzca, 17. asırda doğu ve batı Oğuzca dairelerine ayrılır. Doğu Oğuzcası, Azerî ve Doğu Anadolu sahasında, Batı Oğuzcası Osmanlı sahasında yer alır; ancak aralarında iki yazı dili olacak kadar bir fark mevcut değildir. Her ikisi de aynı şîveyi (konuşmayı) kullanır, bir yazı dilinin kardeş iki dairesidir. Ayrılık sebeplerini, Doğu Oğuzcasına bilhassa Kıpçak unsurlarının tesirinde ve bazı Moğol izlerinde aramalıdır. Kelime başında b- m, k-h, t-d, ilk hecede e-i değişmeleri, bazı fiil çekimleri gibi. Batı Türkçesi'nin gelişmesi: Batı Türkçesi, altı-yedi asırlık uzun hayatı içinde safhalar geçirir. İç yapısında kök ve eklerde bazı ses ve şekil değişmelerine uğrar. Bu, tabiî değişmesi ile ilgilidir. Gelişme 13. asırdan günümüze kadar gelen zaman boyunca, şu üç devreye ayrılabilir: 1. Eski Anadolu Türkçesi, 2. Osmanlı Türkçesi, 3. Türkiye Türkçesi. Eski Anadolu Türkçesi: Eski Anadolu Türkçesi, 13 ve 15. asırlar arasında kullanılan Türkçe'dir. Bu devre, sonraki iki devreden oldukça farklıdır. “Orta Asya kültür ve medeniyeti” tesirindeki “Eski Türkçe” ile, “ortak İslâm kültür ve medeniyeti”nin tesirindeki “Batı Türkçesi” arasında yer alan ortak bağların hissedildiği bir devredir. Yani, Batı Türkçesi'ni, Eski Anadolu Türkçesi ve Osmanlıca-Türkiye Türkçesi diye ikiye ayırmak da mümkündür. Bu devrede Batı Türkçesi'ne geçen Arapça ve Farsça kelime ve terkipler fazla değildir, ancak devrenin sonlarında yavaş yavaş artmıştır. Böylece 15. asrın sonlarında Osmanlı Türkçesi'nin doğuşu hazırlanmış olur. Bu devrin Türkçesi, daha açık ve anlaşılır olarak karşımıza çıkar. Mevlid, Yûnus Dîvânı bunun en güzel örnekleridir. Eski Anadolu Türkçesi'nde cümle yapısı, Türkçe'nin başlangıcından günümüze kadar hiç değişmeyen normal cümle yapısını muhafaza eder. Cümle unsurları yerli yerindedir. Ancak Farsça'nın tesiri ile nesirde “ki”li cümleler oldukça fazla görülür. Ayrıca bu devir Türkçesi, Eski Türkiye Türkçesi diye de adlandırılır. Daha çok, bu isim, Türklüğün Rumeli’ye geçişinden sonraki devre için kullanılmıştır. Osmanlı Türkçesi (Osmanlıca): Osmanlıca, Batı Türkçesi'nin ikinci devresidir. 16-20. asırlar arasında kullanılmış bir yazı dilidir. Dil bilgisi (gramer) bakımından Osmanlıca ile Türkiye Türkçesi arasında belirli ayrılıklar vardır. Aslında Türkçe'de, Osmanlıca'nın da içinde yer aldığı 16. asırdan günümüze kadar, belirli bir gelişme görülmez. Osmanlıca'yı Türkiye Türkçesi'nden ayıran tek şey, onun dış yapısındaki gelişmelerdir. Osmanlıca, dış yapısı ile hem Eski Anadolu Türkçesi'nden, hem Türkiye Türkçesi'nden ayrılır. Aydın kesim sanatkârlarının, hem yeni kültürü kendi kavramlarıyla tanıtmak, hem de sanat yapmak istemesi, bu devir Türkçe'sini, yabancı unsurlara bir hayli açılmıştır. Osmanlıca'da nazım dili, nesir diline göre daha sadedir. Nazım dili ile nesir dili arasında görülen fark, cümle yapısı bakımındandır. Klasik Türk şiirinde (Divan şiirinde) manâ bir beyitte biter. Beytin dışına, diğer beyte taşılmadığından, divan nazmındaki cümle, en çok bir beyit uzunluğundadır. Bu sebeple, Osmanlıca şiirde cümleler daima kısa, unsurları yerli yerinde ve sâde Türk cümlesi (özne-tümleç-yüklem sıralanışında) olarak, yapısını muhafaza etmiştir. Nesirde ise belirli bir ölçüye sığmak mecburiyeti olmadığı için, Osmanlıca nesir unsurları, istenildiği kadar geniş, uzun tutulabilmiştir. Ayrıca Arapça ve Farsça'dan alınan pekçok kelime, metinleri anlaşılamaz hâle getirmiştir. Bu durum, daha ziyade, Arapça ve Farsça'nın yabancı dil sayılmamasından kaynaklanmıştır. Hattâ her üç dilin unsurları birbirine karışarak, hiç birinde görülmeyen mümtezic (uyuşan, kaynaşmış) kelimeler ortaya çıktığı gibi, bir hayli galat (yanlış) kelimeler de türemiştir. Osmanlıca'nın son devresinde uzun, bozuk Türkçe nesir yapısı, tekrar sâde ve kısa cümleli biçimini kazanmıştır. Nazımda ise, yeni edebiyatla birlikte manânın bir beyitte tamamlanması mecburiyeti ortadan kalkınca, uzun cümleler ortaya çıkmıştır. Bu durum, bilhassa Servet-i Fünûn edebiyatında görülmüştür. Osmanlıca, nesir ve nazım cümleleri bakımından Türk cümlesini, sağlam bir yapı ile Türkiye Türkçesi'ne devretmiştir. Türkiye Türkçesi: Türkiye Türkçesi, Batı Türkçesi'nin son ve bugün de devam eden devresidir. 1908 Meşrutiyetinden sonra başlar. Cumhuriyete kadar süren ilk devrede, Osmanlıca, henüz sahneden çekilmemiştir. Osmanlıca ile yeni dilin cümleleri, beraber kullanılır. Daha Tanzimat'la girmeye başlayan Batılı kültür unsurları, Osmanlıca'ya hakim olan İslâmî kültür unsurlarıyla yer değiştirme mücadelesine başlamıştır. Bir dil, bir başka dile sadece dil hususiyetleriyle doğrudan tesir etmez. Yeni kültür, dili kendi kelimeleriyle, kavramlarıyla canlı tutmaya çalışır; dilin cümle yapısına hemen karışmaz, belki hiç karışmaz. Bazen, Osmanlıca'da olduğu gibi kültür, dilin cümle yapısına da tesir eder. İşte Türkiye Türkçesi de, İslâmî kültür unsurlarının Türkçe üzerinde hakimiyetinin zayıfladığı devrede, Batılı kültür unsurlarının girmesiyle ortaya çıkmıştır. Türkçe, artık, Batı dillerinden girecek olan kelimelere, yeni kavramlara kapısını açmış olur. Bu devrede Türk cümlesi kısalmış, cümle unsurları yerli yerine oturmuştur. Osmanlıca'dan Türkiye Türkçesi'ne geçiş, yazı dilinin, konuşma diline yaklaştırılmasıyla başlamıştır. Türkiye Türkçesi'nde bugün kullandığımız Türk yazı dili, temel olarak İstanbul ağzına dayanmaktadır. Osmanlıca'nın son devresinde, Arapça ve Farsça'dan giren unsurlarla meydana gelen uzun ve ağdalı cümleler nasıl bir ifratsa, Türkiye Türkçesi'nin son devresinde, uydurma kelimelerle varılan, dildeki aşırılık da bir tefrittir ***ALINTIDIR***
|
|
Yorum
(yok) ::
Yorum yaz! ::
Bağlantı
|
19/3/2008 - HANGİ DİLDE KAÇ TÜRKÇE SÖZCÜK VAR?
HANGİ DİLDE KAÇ TÜRKÇE SÖZCÜK VAR?
Türk Dil Kurumu TDK yabancı dillerde 10 binin üzerinde Türkçe sözcük olduğunu Türkçeden en fazla sözcüğün ise Ermeniler ile Sırpların aldığını belirledi.
TDK Başkanı Şükrü Haluk Akalın kurul üyesi Prof. Dr. Günay Karaağaçın yürüttüğü çalışmada bir kültür ve uygarlık dili olarak Türkçenin pek çok dile sözcük verdiğinin örnekleriyle ve kanıtlarıyla ortaya konulduğunu belirtti.
Akalın yabancı dillerde 10 binin üzerinde Türkçe sözcük olduğunu Türkçeden en fazla sözcüğü ise Ermeniler ile Sırpların aldığını belirlediklerini vurguladı. Türkçeden Ermeniceye verilen bu sözcüklerin yanı sıra Türkolojide Ermeni Kıpçakçası diye adlandırılan ve 13. yüzyıldan 17. yüzyıla kadar Karadenizin kuzeyinde kullanılan bu dilin tamamen Türkçeye dayandığını ifade eden Akalın şunları kaydetti:
Bugün Ermenicede gerek Türkiye Türkçesinden gerek Azerbaycan Türkçesinden alınma Türk dili kökenli yaklaşık 5 bin sözcük kullanılıyor. Elbette diller arasındaki bu etkileşim karşılıklıdır. Türkiye Türkçesi yazı dilinde de Ermenice kökenli bazı sözler var. Ama bunların sayısı yalnızca 16’dır.
Akalın yazı dilimizdeki yaklaşık 400 alıntıya karşılık Yunancaya yaklaşık 3 bin Türkçe kökenli söz verildiğini vurgulayarak Macarcadan aldığımız 18 söze karşılık bu dilde yaklaşık 2 bin Türkçe alıntı var. Türkiye Türkçesinde Rusça alıntı 38 iken Rusçadaki Türkçe alıntılar yaklaşık 2500dür. Bütün bunlar Türkçenin komşu ulusları ve kültürleri büyük ölçüde etkilediğini gösteriyor diye konuştu.
Akalın Çincede 307 Farsçada yaklaşık 3 bin Urducada 227 Arapçada yaklaşık 2 bin Ukraynacada 747 Ermenicede 4 bin 262 Fincede 118 Rumencede yaklaşık 3 bin Bulgarcada yaklaşık 3 bin 500 Sırpçada 8 bin 742 Çekçede 248 İtalyancada 146 Arnavutçada yaklaşık 3 bin İngilizcede 470 Almancada 166 Türkçe kökenli sözcük olduğu ortaya konulduğunu anlattı.
Akanın Listeden anlaşılacağı gibi bir sözcüğümüzün birkaç dile geçtiğini göz önüne aldığımızda dünya dillerindeki Türkçe kökenli sözcüklerin sayısının 35-40 bin civarında olduğu görülür dedi.
TÜRKÇE’NİN ÇEKİM GÜCÜ Dillerin başka dillere sözcükler vermesi ve başka dilleri etkileri altına almasının ancak bir çekim gücü haline gelmesiyle mümkün olduğunu ifade eden Akalın, ''Bunun için de bilimde, teknolojide kaydedeceğimiz gelişme ve ilerlemenin yanı sıra kültür değerlerimizi, sanatımızı, edebiyatımızı dünyaya tanıttığımız ölçüde Türkçe'nin çekim gücü olma özelliğini sürdürmesi sağlanacaktır'' dedi. Akalın, Türkçe'nin çeşitli dillere verdiği 10 binin üzerindeki sözcüğün hangi dillerde nasıl ve hangi anlamlarda kullanıldığının ''Türkçe Verintiler Sözlüğü'' adlı eserde yayımlanacağını kaydetti. ÖRNEKLER Akalın, Türkçe'nin ad türünden kelimelerin yanı sıra diğer dillere fiil türünden kelimeler de verdiğini vurgulayarak, şunları söyledi: ''Türkçe, başka dillerden sözcükler aldı, ama alıntılarımız içerisinde kök fiiller son derece azdır. Oysa, (çakmak, çatmak, kapamak) gibi pek çok kök fiil Türkçe'den diğer dillere geçmiştir. Fiillerin yanı sıra ünlemlerin hatta deyimlerin ve atasözlerinin de Türkçe'den diğer dillere geçen söz varlıkları arasında olduğunu biliyoruz.'' Akalın, ''Açık, ada, bacanak, bağlama, çakal, çanak, damga, dolma, düğme, gemi, kapak, kayık, kazan, ocak, sağrı, sayı, sarma, toka'' gibi kelimelerin Türkçe'nin bu dillere verdiği binlerce kelimeden yalnızca birkaçı olduğuna dikkati çekti. Akalın, Türkçe'deki ''açık'' sözünün Farsça'da ''açig'' (ağaçsız ve açık yer, alan), Ermenice'de ''açik, açiklik'' (kır, ova, açıklık yer) Macarca'da ''açsik'' (üzeri açık deniz taşıtı, sandal), Rumence'de ''acic'' ve ''ustuacic'' (açık, üstü örtülü olmayan), Bulgarca'da ''açik'' (açık) olarak kullanıldığını bildirdi. Akalın, ''Bacanak'' kelimesinin Türkçe'deki (karıları kardeş olan erkeklerden her biri) anlamıyla Yunanca'da ''bacanakis'', Sırpça'da ''bazanak'', Arnavutça'da ''baxhanak'' biçimlerinde kullanıldığını belirtti. Akalın, Türkçe'deki ''Bilene bir, bilmeyene bin'' deyiminin, Ermenice'de ''Bilana bir, bilmiyana bin'', ''Düşmanın gözü kör olsun'' deyiminin ise ''Dyuşmanı gyozi gyor olsun'' şeklinde geçtiğini ve bunun gibi çok sayıda örnek bulunduğunu belirtti.
***ALINTIDIR***
|
|
Yorum
(yok) ::
Yorum yaz! ::
Bağlantı
|
16/3/2008 - VAH TÜRKÇEM!!!
VAH TÜRKÇEM!!!
Ben hiç İngilizce okumadım, tabi ki Fransızca da bilmem.Bu dillerin yokluğunu da çekmiş değilim hiç.Ortaokulda, lisede Almanca gösterdiler.Gösterdiler diyorum, çünkü sadece görmekle yetindik.Bir türlü “Benim adım şu, senin adın ne? Ben iyiyim, siz nasılsınız” dan yukarı çıkamadık.Israrla üniversitede de gösterdiler aynı dili ama burada da daha yukarı çıkamadık. Bir yabancı dili iyice öğrensek iyi olmaz mıydı?Benim pek işime yaramıyor ama, kötü olurdu da diyemem doğrusu.Ya unutmamak için ara sıra kendi kendimle konuşurdum ya da birilerinin yaptığı gibi her sözün arasına birkaç English kelime sıkıştırmakla kendimi bir nane oldum salaklığına düşerdim.Başka ne işe yarayabileceği konusunda bir fikir yürütemiyorum.Belki bazıları bu fikir yürütemeyişim için de diyeceklerdir ki: “Senin gibi bir geri zekalıdan başka ne beklenebilir ki.Tabi ki fikir yürütemezsin, çünkü sende kafa yok.Eğer kafa olsaydı bir yabancı dil, hele de İngilizce gibi bir muhteşem dil hakkında ukalalık yapmazdın.” Şunu itiraf etmeliyim, benim için bu bir iltifat olurdu. Zira İngiliz uşaklığı, İngilizce hayranlığı yapmaktan çok daha iyi bir paye olur bu benim için. Yeryüzünde İngiliz milletine kızdığım kadar hiçbir millete kızamam.Nedenini Türk tarihini iyi kötü okumuş herkes çok iyi bilir.Cumhuriyet tarihine bakınca da Amerika Bulaşık Devletlerini hiç sevmiyorum.Böyle giderse kıyametin kopmasını yakınlaştıracak bu Bulaşıklar.Onların da büyük ölçüde ataları İngiliz.Zaten bu yüzden de İngilizce konuşuyorlar.Tabii içlerinde İspanyol,Portekiz,Çinli,Yahudi,Zenci,Meksikalı…..ve biraz da katliamdan kurtulabilen Kızılderili var.Bu uzun mesele.Belki başka bir yazımda bahsederim bu 1 dolara bir kelle katliamından.Buffalo katliamı da tam katillere yakışır biçimde tabii. Bir yabancı dili iyi bilmenin asla karşısında olmadım.Hatta 3,5,15 dil bilen insanları da övgüyle yad ederim.Eski Türk şairlerini bu yüzden kıskanırım.Mesela Fuzuli,üç dilde divan yazmış.Dili bilmek işte böyle olur.Bir dili şiir yazacak kadar biliyorsanız , bir yabancı dil biliyorsunuz demektir.Osmanlı Sultanları da birkaç yabancı dil bilirmiş.Fatih’in, tebasından olan milletlerin dilini bilmesi galiba duyduğu aşağılık kompleksinin bir sonucu değildir. Bugün kiminle konuşsam diyor ki, “İngilizce bilmeden iş bulabilmek mümkün değil.Bilgisayarı da çok iyi bilmek lazım.Tabi ki İngilizce bilmeden bilgisayar öğrenmek de imkansız.Bilgisayarın dili İngilizce çünkü.”Ben de benim gibi bir geri kafalıdan beklenen cevabı veriyorum, belki biraz da aşırıya giderek.Diyorum ki, “Bir yabancı dil gerekliyse mutlaka bilinmelidir.Mesela hariciyede çalışacak birisi çok iyi birkaç dil bilmelidir.Uluslar arası ticaret yapan bir şirketin bu işlerle görevli elemanları bir sürü yabancı dili çok iyi bilmelidir.Yabancı dilden kitap tercüme edecek olanlar, turizm rehberleri,turistik tesislerde çalışanlar,kurumların arge çalışanları…...Bunlar çoğaltılabilir, benim aklıma gelenler bunlar.Ama karpuz satmak için, turşu satmak için, simitçilik yapmak için, bilgisayar kullanmak için,matematik öğrenmek için, fizik tahsili almak için, maliyede memurluk yapmak için,doktorluk yapmak için,yabancı dil bilmenin ne gereği vardır anlayabilmiş değilim.Denebilir ki,doktor uluslar arası gelişmeleri takip edebilmeli.Evet, doğrudur.Doktorlarımız kendileri bir şeyler yapmamalı, başkalarından öğrenmeli hep, başkalarını taklit etmeli.Denebilir ki bir turist karpuz, simit alamaz mı? Bir berbere girip tıraş olamaz mı?Bunlar İngilizce bilmezse nasıl anlaşabilecekler?Londra’da taksicilik yapan bir arkadaşım şöyle demişti: “İngilizler kendi ülkelerinde asla kendi dillerinden başka bir dili konuşmazlar.Birisi Almanca, Türkçe, İspanyolca veya başka bir dille bir şeyler sorsa, bir yardım istese asla yardım etmezler.O dili çok iyi bilseler bile bilmiyorum numarasına yatarlar.” Peki onlar kendi memleketlerinde kendi dillerinden başka bir dille konuşmuyorlar da başka memleketlerde konuşuyorlar mı? Niye konuşsunlar? Bizim gibi İngiliz ve İngilizce aşıkları dünyanın her tarafında dolu.Adamlar niye başka dil öğrensinler? İngilizce yavaş yavaş dilimizin anasını ağlatıyor artık.Türkçe’yi de İngilizce gibi konuşur olduk.Televizyonlarda, radyolarda sunum yapan manken bozmaları Türkçe bir kelimeyi bile İngilizce aksanıyla okuyorlar.Hatta daha ileri giderek kelimeleri İngiliz telaffuzuyla söylemeye gayret ediyorlar.Türk Dil Kurumu’nun da gevşek tutumu sebebiyle Türkçe kısaltmalar bile artık İngilizce okunuyor.Mesela okullarımızdaki “h” sınıfları “haş” diye söyleniyor: 9 haş sınıfı…9 he sınıfı değil.Neden haş?Sınıflarımızda “vcd” cihazları var.Öğrenciler ve öğretmenler “visidi” diyor.Ben “vecede” dediğim zaman deli muamelesi görüyorum.Herkes “emesen” diyor, “emayıl” diyor, “esemes” diyor.Ben diyorum ki, “Bizim dilimizde 29 harf var.Sesli harflerin okunuşları malum, ama sessiz harfler, yani ünsüzler kendilerinden sonra getirilen “e” ünlüsü ile birlikte telaffuz edilir: a,be,ce,çe,de,e,fe,ge,ğe,he…..ze.Bu yüzden “mesene,e posta veya elektronik posta,semese veya daha doğrusu kısa mesaj,kısa ileti deyin.” O zaman bana sen hangi gezegenden geldin muamelesi yapılıyor. Çocuklarımızı “a,b,c” ci yetiştiriyoruz.Artık kendilerini kendi dilleriyle ifade edemiyorlar.Bir insan, ancak bildiği dille insandır.Çünkü düşünmek insanın en büyük özelliğidir ve insan ancak dili ile düşünür.Dili olmayanın düşüncesi de olmaz.Hiç zebra görmemiş, bu kelimeyi hiç duymamış birisine “zebra” derseniz, beyninde kara bir boşluk belirir.Eriği çok seven birisinin kış aylarında bile aklına erik gelirse ağzı sulanır, dişleri kamaşır. İşte gençlerimiz, bilim adamlarımız, siyasetçilerimiz dillerini iyi bilmedikleri için belki de kendilerini tam olarak ifade edemiyorlar.Belki ülkemizde doğru dürüst icatların yapılamayışının da en büyük sebebi bu.Bu yüzden hep hazırcıyız,başkaları bulsun, en önce biz kapalım diye bakıyoruz. Sokaklarımızı söylemeye lüzum yok sanıyorum. “Banker Bilo” idi yanılmıyorsam,Şener Şen, Alamanya sevdalılarını kamyona doldurup İstanbul yakınlarında indiriyor ve diyor ki, ikişer ikişer gideceksiniz.Berlin şu tepenin ardında.Herkes adresini bulsun.Mutlaka seyretmişsinizdir.Vatandaş da kendini hakikaten Berlin’de sanıyor.Bugün bu numarayı en aklı başında olanımıza yapsalar – Günübirlik Berlin,Paris,Zürih..seferi yapan süper zekileri kastetmiyorum, benim gibi cebi delik olduğu için bayramda ailesinin yanına gidemeyenleri söylüyorum.- hakikaten kolayca kandırılabiliriz.Çünkü bırakın büyük şehirleri, kasabalarımız bile mimari özellikleriyle olduğu gibi, dev tabelalarıyla da bizi nerede yaşıyoruz, hangi ülkedeyiz şaşkınlığına sürükleyecek tarzdadır.Esnaf kendi astığı başının üstündeki kocaman tabelada ne yazdığını telaffuz edemese de, ne anlama geldiğini bilmese de “Abi, herkes yazdırıyor, ben de yazdırdım.Zaten böyle bir tabela asmazsak kimse gelmiyor.”şeklinde kendini haklı görebiliyor. Bu aşağılık kopleksinden kendimizi mutlaka kurtarmalıyız.Kendimizi kurtarmamız zor ama çocuklarımızın olsun kurtulmasını sağlamalıyız.Devletimizden, yönetenler yüzünden bir beklentim maalesef kalmadı.Kurumlarımızı söylemeye bile gerek duymuyorum.Vatanını,milletini,dilini seven sağduyu sahibi kalabilenlere sesleniyorum.Ne yapabileceksek biz yapalım, kimseden bir şey beklemek gafletine düşmeyelim.Çocuklarımıza, çevremizdekilere dilimize sahip çıkmayı mutlaka öğretmeli, aşılamalıyız.Bu milletin dili giderse elinde başka hiçbir tutamağı kalmaz.Bu milleti binyıllar gerisinden bu güne taşıyabilen yegane güç “DİL”idir.Macarlar neden Türk değil,Bulgarlar neden Türk kalamamışlar?Bugün ölü dillerin sahipleri nerede?Anadolu’da yaşadığı bilinen onlarca medeniyetin sahibi millet, yerin dibine mi girdi?Dilini kaybeden milliyetini, kimliğini de kaybeder.Bizim milletimiz üzerinde oynanan oyunun sebebi de budur.Cengiz Aytmatov’un dediği gibi “MANKURT”laşmak istemiyorsak,dilimizin kıymetini bilelim. Dilimizi 300 milyondan fazla insan konuşuyor.Dünyanın en büyük 5 dilinden biri.Eğer atalarımız köleleştirme zihniyetine sahip olsalardı, kendileri asimile olmak yerine egemeni oldukları milletleri asimile etmiş olsalardı, şimdi dünyanın ilk sırada konuşulan dili olurdu dilimiz.Türkçe dünyanın en eski 5 dilinden de biri.Bu beş dilin içinde İngilizce denen dil yok.Çince,Hintçe,Arapça,Farsça var ama İngilizce yok.Çünkü İngilizce, dil olma hususiyetini bile sonradan kazanmış,yazdığını bile doğru okuyamayanların dili.İngilizler öyle tutucu bir millet ki konuşma dillerini yazı dillerine uygulayamamışlar.Çünkü yazı dillerini olduğu gibi muhafaza ediyorlar. İngilizce sandığımız gibi her şeyiyle muhteşem bir dil değil.Sinanoğlu bir televizyon kanalında sormuştu, “Oxford” ne demek diye.Cevabını da kedisi vermek zorunda kaldı.Bu kelime Kızılderili dilinden alınmış,İngilizce yapılmış.Bu kelime üniversiteye, kolejlere, dil okullarına isim olmuş.Anlamı: “öküz kalesi”.Zaten “kovboy” un “inek oğlanı” anlamına geldiğini bilen delikanlı, hiç göğsünün üstünde “KOVBOY” yazan t-shırt ! giyer mi?Anlamını bise genç kızımız “KÖTÜ KIZ” yazan kıyafeti taşır mı?Büyükbaba, başına giydiği şapkada yazanın anlamını bilse başına bir daha takar mı o şapkayı? Bu millet dünyanın en büyük, en şerefli milletidir.Kendinden, kendi milletinden utananları Allah kahretsin.”İnsanlar, milletler eşittir.Bir millet diğerinden nasıl daha üstün olabilir?” zırvaları da ayrı bir tartışma konusudur.Bir insan aklıyla,haysiyet ve şerefiyle, imanı ve inancıyla,yardımsever oluşuyla diğerlerinden ayrılabiliyorsa, bir milleti de diğerlerinden üstün kılan meziyetleri vardır.Bunun aksini savunanların kimlerin paralarıyla beslendiklerini bu millet artık yavaş yavaş öğreniyor.Demokrasi, insan hakları,insancıllık, evrensellik zırvalarını dillendirenlerin de kimlerin silahlarıyla canilik, katillik yaptıklarını herkes er geç öğrenecek. Ben milletimi seviyorum.Vatanımı seviyorum,dilimin aşığıyım.Bu milletin yararına küflü bir çivi çakanın kölesiyim.Ben “Ne mutlu Türk’üm diyene.” diyorum.Bu milletin bir ferdi olmakla kendimi şereflendirilmiş hissediyorum.Bu yüzden en büyük Türk milliyetçisi ATATÜRK’ü de çok seviyorum.”Tanrı Türk’ü Korusun.” http://www.edebiyatciturk.com/edebiyat/index.php?topic=47.0 EDEBİYATÇI TÜRK
|
|
Yorum
(1) ::
Yorum yaz! ::
Bağlantı
|
6/2/2008 - Atatürk Bilim ve Eğitim Dili Hakkında Ne Demişti?
Atatürk Bilim ve Eğitim Dili Hakkında Ne Demişti?
Bağımsızlık ruhunun temelinde kimlik bilinci, kişilik, onur/haysiyet duygusu ve özgüven yatar. “Bağımsızlık benim karakterimdir” diyen Atatürk onun için halkımızın kimlik, kişilik, onur ve özgüveni üzerinde durdu. Kafalar, gönüller bağımsız olmadan, ülkenin ne iktisâdı, ne savunması, ne de dış siyaseti bağımsız olabilirdi.
Atatürk “Türk Kimliğini” Türkçe ile tanımlamıştır. Onun için de Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’ndan sonraki temel dâvâsı Türkçe’yi, dolayısıyla Türk kültür ve kimliğini yabancı boyunduruklardan korumak, bunun için de eğitimi her düzeyde Türkçe ile yapmak, halkın yabancı dille, (yâni yabancı misyoner türü) eğitime özenmesini önleyecek tedbirler almak olmuştur. Bakınız Atatürk bu konularda neler diyor:
· “Türk demek Türkçe demektir; ne mutlu Türküm diyene.” (meğer meşhur sözün birinci kısmı da varmış! ).
· “Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması, millî hissin gelişmesinde başlıca müessirdir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir, yeter ki bu dil şuurla işlensin. -Ülkelerini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.” [ve tabii korumalı]
· “Kat’î olarak bilinmelidir ki Türk milletinin millî dili ve millî benliği bütün hayatında hâkim ve esas olacaktır.” [Elbette “bütün hayat”tan kasıt siyaset, hukuk, teknik, bilim, eğitim, sanat, tıp, kültür ve edebiyattır; hayatın her yüzü.]
· “Batı dillerinden hiçbirinden aşağı olmamak üzere, onlardaki kavramları anlatacak keskinliği, açıklığı haiz Türk bilim dili terimleri tespit edilecektir.” (Atatürk bizzat kendisi bu dâvâ uğruna çalıştı. Bugün askerlikte olsun, matematikte olsun kullandığımız birçok terimleri Türkçenin derinliklerinden çıkarıp bize armağan etmiştir. Altmış beş yıldır bu konuda çok ilerleme kaydedilmiş, her yeni bilimsel kavram tam Türkçesiyle ifâde edilebilir konuma gelinmişken ne hikmetse şimdi bazı odaklar bu gelişmeyi ve Türkçeyi hızla yok etmekle uğraşıyor.)
· Daha 1924’te: “Millî eğitimin ne demek olduğunu bilmekte hiçbir tereddüt kalmamalıdır. Bir de millî eğitim esas olduktan sonra onun lisanını, usûlünü, vâsıtalarını da millî yapmak zarûreti münâkaşa edilemez.”
· 1938’de, vefatından az önce: “Türlü bilimlere ait Türkçe terimler tespit edilmiş, bu suretle dilimiz yabancı dillerin tesirinden kurtulma yolunda esaslı adımını atmıştır. Bu yıl okullarımızda tedrisatın Türkçe terimlerle yazılmış kitaplarla başlamış olmasını kültür hayatımız için mühim bir hâdise olarak kaydetmek isterim.”
· Ve nihayet Türk bilimci ve eğitimcisine şu vasiyeti: “Bakınız arkadaşlar, ben belki çok yaşamam. Fakat siz, ölene dek Türk gençliğini yetiştirecek ve Türkçe’nin bir kültür dili olarak gelişmeye devamı yolunda çalışacaksınız. Çünkü Türkiye ve Türklük, uygarlığa ancak bu yolla kavuşabilir.”
Görülüyor ki, Atatürkçülükle, yabancı dilden eğitim, Hıristiyan misyoner okulu modeli demek olan “kolej” (veya benzeri “Anadolu lisesi”) yanlısı olmak kesinlikle bağdaşmaz. O halde Atatürkçülere bugün, her zamankinden çok, büyük bir görev düşüyor: Türkçe bir iki nesil sonra yok olmadan yabancı dille eğitime son verilmeli, onun yerini yabancı dil takviyeli Türkçe Fen liseleri veya Ülken (“süper”) liseler düzeni almalı. Türkçe bilim ve teknik yayınları (telif ve tercüme, dergi ve kitaplar) Devlet ve çeşitli kuruluşlarca teşvik edilmeli. Unutulmamalı ki, Türk Devleti’nin birinci görevi Türk adının, kimliğinin, onun için de Türkçe’nin ilelebet yaşamasını sağlamaktır. Oktay Sinanoğlu
|
|
Yorum
(yok) ::
Yorum yaz! ::
Bağlantı
|
6/2/2008 - Eğitimin Amacı
Eğitimin Amacı
Eğitimin amacı, insanı, hem kendisi, hem de toplumu için değer yaratacak düzeye getirmek olmalı. Eğitimin ikinci gayesi ise, bir ulusun geçmişi ile geleceği arasında köprü kurmaktır. Yoksa onu kimliksiz, kişiliksiz, bilinçsiz ve darmadağın, ortak bir değerler dizgesinden yoksun bir kuru kalabalığa dönüştürür, değil mi ya? Örneğin bizim en az on bin yıllık, yalnız siyasi değil, uygarlıklar yaratmış ve Batı'ya defalarca götürmüş bir tarihimiz var.
Asya Kökenli Avrasya Ulusuyuz
Ve biz Asya kökenli bir Avrasya ulusuyuz. Eğitim, nesillerimize bu geçmişin bilincini vermezse, çok kısa bir uygarlık tarihi olan Avrupa'ya (ya da Amerika'ya) yamanmayı kendisine ülkü edinen, bağımsızlık duygusunu yitirmiş, kendi hedefleri, siyaseti olmayan, yabancıların çıkarları için çalışmaktan medet uman sözde aydınlar ve hatta yöneticiler yetiştiririz. Hâlbuki hem Asya'nın, hem Batı'nın ne olduğunu iyi öğrenir, idrak edersek, Asya kültürlerinin yüceliği karşısında, Batı'nın yüzeysel yaldızı bize artık parıltılı gelmez, Batı'nın bize musallat ettiği aşağılık duygusundan da kurtuluruz; yüzümüzü Doğu'ya, Doğu önderliğindeki bir Avrasya'ya dönmek gelir içimizden.
1950'lerde Gelen Yabancı Danışmanlar
Eğitimin, son yirmi yılda geldiği şu hâle "eğitim" demek mümkün mü? Hâlbuki 1950'lerde yabancı "danışmanlar" iyice devreye girinceye kadar Türk ortaöğretimi dünyadaki en iyilerinden biriydi; o zamana dek hâlâ Atatürk'ün milli eğitim anlayışına göre yürümekteydi. Sonra bozdular, önce yavaş yavaş; son yıllarda ise son sürat sıfırladılar eğitimi. Şu hâle, yeni bir gözle hele bir bakın: Öğrenci bir okula yazılıyor, ama derslere girip bir şeyler öğreneceğine, en önemlisi düşünme alışkanlığı edineceğine, dershane kapılarında, gece gündüz, hafta sonları perişan oluyor. Neden? Çünkü konuların ruhu yerine, birtakım, ezberciliği teşvik eden sınavları geçme taktiklerini öğrenecek. Adları alfabe çorbasını andıran giriş sınavları, mesele çözme, düşünme, düşündüğünü iyi ifâde edebilme yeteneklerini ölçen sınavlar yerine, A, B, C,... şıklarından birini işaretleten sınavlar. Amaç herhangi bir evrenkente (üniversiteye), herhangi bir dalda kapağı atmak. Öğrencinin ne için ve nasıl bir meslek edineceği önemli değil. Öğrencilerin ancak %10 kadarı, istediği, sevdiği bir dala girebiliyor; onun, dolayısıyla ülkenin, kaderini işte o alfabe çorbası sınavlar belirliyor. Bu, yirmi yıldır böyle gittiğine göre, demek ki ülkemiz %90 yaptığı işten, mesleğinden nefret eden insanların elinde. [Gerçi, insanlara zâten liyâkatlerine göre iş verilmiyor ya; birinin hısımı, ya da hemşerisi olacaksın, çömezlik yeteneklerin gelişmiş olacak. Hele hele yükselmen için, seni, ucu dışarıda, beşinci kol "Muhip" cemiyetleri üyeliğine uygun bulmalılar. Vatansever değil, "vatansatar" olabilmelisin.].
ABD ve AB Mallarını Pazarlayacak!
Evrenkent öğrencilerine hep sorarım: Örneğin, "Fiziğe merak sarmıştın demek, fizik bölümüne girdin". Aldığım cevaplar genelde şu mealde olur: "Yok canım, ben diplomamı hele bir alayım, fizikle falan uğraşacak değilim. Ticaret yapacağım [ ABD, AB mallarını pazarlayacak anlaşılan. Başka, üretici meslekler kalmadı ki artık; ne fabrika kaldı, ne, az da olsa araştırma, ne yerli üretim]. Velinin derdi: "Oğlum falanca evrenkentte okuyor" diyebilmek. Toplumuna yabancılaşmış "üst tabaka"dan ise, "Oğlum, Amerika'da mastır yapıyor" diyebilmeli; arada bir ana baba [Noel tatilinde] oğulcuklarını ziyaret etmeli. Oğul, ne için, nasıl bir yerde okuyor fark etmez. Öğrencinin derdi de, dostlar alışverişte görsün kabilinden bir diploma alabilmek. Zâten sonra, ömür boyu tek bir kitabın kapağını bile açmayacak. İşte ulusal hedefleri olmayan bir ülkenin bireyleri de böyle olur. Aksaklığın tanımı daha bitmedi. Şimdilik bu kadarını diyelim, ötesini, ve de peki, bu perişan eğitim düzenimize ne yapılması gerektiğini de sonraya bırakalım. Yeni ufuklar dileğiyle.
Oktay Sinanoğlu
http://guzelturkcemiz.blogcu.com/4529345/
|
|
Yorum
(yok) ::
Yorum yaz! ::
Bağlantı
|
6/2/2008 - Değişen Türkçemiz
Yıl: 1965 "Karşıma âniden çıkınca ziyâdesiyle şaşakaldım. Nasıl bir edâ takınacağıma hükûm veremedim, âdetâ vecde geldim. Buna mukâbil az bir müddet sonra kendime gelir gibi oldum, yüzünde beni fevkalâde rahatlatan bir tebessüm vardı.Üstümü başımı toparladım, kendinden emin bir sesle 'akşam-ı şerifleriniz hayrolsun' dedim."
Yıl: 1975 "Karşıma birdenbire çıkınca çok şaşırdım.Ne yapacağıma karar veremedim, heyecandan ayaklarım titredi. Ama çok geçmeden kendime gelir gibi oldum, yüzünde beni rahatlatan bir gülümseme vardı. Üstüme çeki düzen verdim, kendinden emin bir sesle 'iyi akşamlar' dedim."
Yıl: 1985 "Karşıma âniden çıkınca fevkalâde şaşırdım. Nitekim ne yapacağıma hükûm veremedim, heyecandan ayaklarım titredi. Amma ve lâkin kısa bir süre sonra kendime gelir gibi oldum, nitekim yüzünde beni ferahlatan bir tebessüm vardı. Üstüme çeki düzen verdim, kendinden emin bir sesle 'hayırlı akşamlar' dedim."
Yıl: 1995 "Karşıma birdenbire çıkınca çok şaşırdım. Fenâ hâlde kal geldi yâni. Ama bu iş bizi bozar dedim. Baktım o da bana bakıyor, bu iş tamamdır dedim. Manitayı tavlamak için doğruldum, artistik bir sesle 'selâm' dedim."
Yıl: 2006 "Âbi onu karşımda öyle görünce çüş falan oldum yâni. Oğlum bu iş bizi kasar dedim, fenâ göçeriz dedim, enjoy durumları yâni. Ama concon muyum ki ben, baktım ki o da bana kesik. Sarıl oğlum dedim, bu manita senin.. 'Hav ar yu yavrum?'
Yıl: 2026 "Ven ay vaz si hör, ben çok yâni öyle işte birden. Off, ay dont nov âbi yaa. Ama o da bana öyle baktı, if so âşık len bu manita. 'Hay beybi..'"
Ne hale geldik
Zamanla gelişen ve değişen dünyada, Türk milettininde bu kadar çok değişmesine şaşırmamak lazım. Fakat bu değişimin olumsuz yönde olması çok üzücü bir olay. Vatamını içten yıkmaya çalışanlara başkaldırıp, onlara Türk gücünü göstermek varken, onlara özenip, kendimizi aşağılık bir durum içine sokmak bize göre değil... Biz böyle bir toplum değiliz.. Ey Türk titre ve özüne dön...!
|
|
Yorum
(yok) ::
Yorum yaz! ::
Bağlantı
|
|
|